Cumhuriyetimiz Tarikat ve Cemaat Vesayeti Altındadır

Tek bir tarikatta olan mide bulandırıcı çirkin istismar olayından yola çıkarak değerlendirme yapmak istemiyorum. Son yıllarda üstü kapanan nice benzer haberleri duyuyoruz. O zaman daha genel bakmalı sorunlara diyorum. Cinsellikle ilgili yüz kızartıcı suçlar neden belli kesimlerde daha çok ön plana çıkar, neden benzer suçların gerekçesi olarak kutsal kitaplar gösterilir. Bu kitapların dokunulmazlığı, sorgulanamaz olmayışı mı onları koruyacaktır? Sözgelimi dikkat ederseniz, Kuran ve Tanrı savundukları gerekçelerinde ön plana çıkıyor. Evet, bütün bu süreçleri değerli bilim insanı Şahin Filiz’e soracağız. O bu mücadelenin yürekli temsilcilerinden.

Günümüzde tarikat cemaat yapılanmasında demokrasi nasıl araç ediliyorsa bazı dinsel içerikli kavramlar da araç edilip adeta mutasyona uğratılıp yozlaştırılıyor, sizin deyiminizle “dinsel tuzağın” aracı haline getiriliyor. Bu söylemlerden yola çıkalım ve bugün dinsel tuzaklar içindeki cemaat ve tarikat gibi dinsel yapılanmaların ne hale geldikleriyle söyleşimize devam edelim. Mehdi, şeyh veya Şıh mürit veli gibi tanımlar İslam’da hangi anlamlarda kullanılmış ve bugün neye dönüşmüş, kısaca aktarır mısınız?

Taciz, tecavüz ve cinsel istismar, dünyada ve Türkiye’de kuşkusuz her kesimden, her meslek ve meşrepten kişiler tarafından irtikap edilmektedir. Başka bir deyişle, bu ahlak dışı, insanlık dışı fiiller, yalnız din istismarı yapan, adı dinle şu ya da bu şekilde anılan kişilere özgü değildir. Ne var ki din, en hassas ve en kritik bir olgudur. Türk halkının büyük çoğunluğu, dindar olsun olmasın, dinine saygıda duyarlıdır. Kutsal değerler bütünü olarak kabul edilen ve saygı duyulan İslam dini, toplumsal ahlak ve erdem anlayışının en başat belirleyicileri arasında görülür. Bu açıdan bakıldığında, din adına dinsizlik veya ahlak adına ahlaksızlık, çok daha dikkat çekmekte, daha fazla ses getirmektedir. Kutsalın ahlak dışı eylemlere araç olarak kullanılması, hele bu cürmün sözüm ona din hizmeti verdiğini öne süren cemaat ve tarikatlar gibi örgütlü yapılar eliyle işlenmesi, anılan fiillerin genellikle dinsellikten kaynaklandığı, hatta doğrudan dinden doğduğu izlenimini yaymakta, güçlendirmektedir. Bu durum adeta, bir göle atılan bir miktar ağıya benzer.

En az beş bin yıllık tarihi olan Türk toplumunun İslamiyet ile ilişkisi son bin yıllık bir sürece dayanmaktadır. İslam’dan önce girilen dinler, Türklerin kendi dili, kültürü ve evren yorumu merkezinde deneyimlenmiştir. Ancak İslam deneyimi bütün bu dinlerle olan ilişkilerden farklı bir seyir izlemiştir ve izlemektedir. Bin yıldır yaşadığımız ve sizin de haklı olarak işaret ettiğiniz sorunların neredeyse tümü, İslam deneyimimizin diğer dinlerle olan ilişkilerimizden çok farklı boyutlarda ortaya çıkmış olmasından kaynaklanmaktadır. Birincisi, bu dinin dili Arapçadır; Türkler girdikleri dini yabancı bir dil aracılığıyla tecrübe etmektedirler. Yalın olarak düşünelim: bir kimse yabancı bir dili ne denli derinlemesine bilirse, konuşursa ve yazarsa yazsın, ana dilindeki incelikleri, pratik yaşamına her zaman yansıtamaz. İyi bildiği yabancı dil, onu öğrendiği süre, koşullar ve gereksinimler ile sınırlı bir iletişim olanağı sağlar. Kaldı ki Türkler Arapçayı bilmiyorlardı ve bu durum bugün de aynıdır. Arapçayı ululama, dinsel eğitim-öğretimi sürekli yüceltme, bu uğurda yasal-yasal olmayan, sayıları gün geçtikçe artan kurumlar kurma, bunun doğal sonucu olarak sözde muhafazakarlığı, dindarlığı teşvik etme gibi yoğun propagandalara rağmen, bugün de Arapçayı bilen insanların sayısı, yine dini bilimlerde uzmanlaşan insanlarla sınırlı kalmaktadır. Ne ki bu uzmanlardan azımsanmayacak kadarı da Arapçayı hakkıyla bilmemektedir.

Yabancı dilde dini anlamak ve pratik yaşama aktarmak, yüzyıllarca aynı sorunları üretmektedir. Kur’an’ın Türkçeye tercüme edilemeyeceği, Hadisler de çevrilse bile Arapça asıllarının temel alınması gerektiği gibi dilsel rezervler zamanla dinsel rezervlere dönüşmüş; Arapça cennet dili ilan edilecek denli kutsallaştırılmış, başta Türkçe olmak üzere bütün diğer dillerin,  bu dilin kudreti ve kutsallığına erişemeyeceğine, Türkçenin Kuran’ı Arapça aslından çevirmeye gücünün yetmeyeceğine, bu yüzden herhangi bir  çeviri girişiminin aynı zamanda kutsal Arap diline ve Kuran’a saygısızlık olacağına ne yazık ki Türk milleti bu bin yıldır inandırılmış haldedir. Bilimsel ve dinsel anlamda hiçbir güvenilir gerekçesi olmayan bu yargı, hala yabancı bir dille dindar olmanın yarattığı devasa sorunlarla yüzyıllarca boğuşmamızı mukadder kılmıştır. Hatta bu fırsattan istifade ile cemaat ve tarikatlar, Arap harflerini Latin harflerine çevirip Türkçe’nin gücü, akışkanlığı ve ifade evrenini daraltıcı yalanlar uydurmaktadırlar. Bu yanlalar arasında, örneğin Said-i Nursi’nin Risaleler’inin bu günkü Türkçeye çevrilmesinin ihanet olarak görülmesi sayılabilir.  Kutsalın ardına sığınıp büyüsel ve mitsel karmaşıklığı körükleyen yarı-Arapça yarı-Türkçe dua ya da sözde dinsel kitapların, anlaşılmaması en önemli amaçtır. Din ile ilişkimizi kendi dilimizle değil, yabancı bir dille kurmamız üzerindeki ısrar, dinsel ve büyüsel yalanlarının deşifre olmasını önlemeye matuf görünmektedir.

Halkın ‘anlaşılmayan’, ’bilinmeyen’ gizemli, büyüsel söylem ve kavramlara olan zafiyetinden yararlanarak ırzına, namusuna, geleceğine, malına, mülküne ve yurduna tuzak kurmak için yabancı dil yoluyla yabancılaşmış bir dinsel deneyim dayatılmaktadır. Oysa deneyim, öznenin kendi irade ve istenci ile elde edilir. Ancak cemaat ve tarikatlar yabancı dil sütresi ardında, ‘dibine kadar zevkine varmayı ve hiçbir kurala aldırmayan haz dünyaları kurmayı düşledikleri hayatı’, İslam ile Türk toplumu arasına yerleştirdikleri yabancı dil yoluyla kotarmaktadırlar.

Alevi-Bektaşi geleneği, bunun tam tersidir. Türk milleti din ya da başka bir fenomenle ilişkisini, vatanı saydığı kendi dili ile kurmaya doğal olarak yatkındır. Başka bir dille kendisine giydirilen hiçbir yaşam biçimine yakınlık duymaz. Bu gelenek, sıradan bir başkaldırı ya da heteredoks bir yorumdan ibaret sayılamaz. Esasen bütün olarak Türkler için yabancı bir dille dindar olmak sorunludur. Onun için Ahmet Yeseviler, Yunus Emreler, Abdal Musalar, Hacı Bektaş Veliler, Kaygusuz Abdallar, Seyyit Nesimiler, Otman Babalar, Pir Sultan Abdallar hep bu mücadelenin piri ve önderi olmuşlardır. Onlar bütün Türk halklarının İslamiyet’le anadilinde ilişkisini nasıl kuracaklarını teoride ve pratikte göstermek için mücadele etmişlerdir.

Cemaat ve tarikatlar, dışarıdan ve içeriden aldıkları destekle bu yabancılaşmayı Anadolu’da kalıcı hale getirmişlerdir. Türk insanı öncelikle dinine, diline, kültürüne ve toplumuna yabancılaşmıştır. Dinsel, dilsel ve kültürel yabancılaşma, bireysel ve toplumsal travmaları beraberinde getirmiştir. Dilsel yabancılaşmadan doğan travma, ilk önce kavramların dinselleşmesini, ardından bütün dili saran dilsel bir yabancılaşmayı doğurmuştur. Bu ise, Türk halkı için dinsel tuzaklarla dolu çarpık bir zihin yapısı ve yaşam pratiği doğurmuştur.

Kavramların dinselleşmesiyle başlayan yabancılaşmaya –Veryansıntv.com’daki köşe yazılarımda da belirttiğim gibi- biraz daha zenginleştirerek bazı örnekler vereyim:

Din: İlk dinselleşen “din” kavramıdır. Nasıl olur? Din zaten dinselliğin kaynağıdır, diyebilirsiniz. Kısmen haklısınız, ama din, sanıldığı kadar tek anlamlı ve tümüyle dinsel bir kavram değildir. Her şeyi, hayatın tümünü çepeçevre dinselleştirmek, din kavramını “Tanrı’nın insanlar arasından seçtiği bazı yalvaçlarla ilahi emir ve yasaklarını, onlara gönderdiği kutsal sahife, tomar ya da kitaplarla bildirdiği sistemli ilkeler bütünü” tanımı ile daraltmak ve bu tanıma hapsetmekle ilk adım atılmış olur.

Oysa “din” çok anlamlı bir kavramdır. “Medeni”, “medeniyet”, “kültür”, “sanat” din kavramının diğer anlamlarıdır. Din, medenileşmek, uygarlaşmak demektir. Sözlük anlamı budur. Daha sonra buradan türetilen “medeniyet”, türetildiği din kökünden ayrı olarak tercüme dönemlerinde bağımsız olarak kullanılır. Böylece din ile medeniyet kavramı, anlam daralmasına uğrayarak sanki ilişkileri yokmuş gibi literatürde ayrı ayrı yer alır. Ne ki dinin asıl anlamı “temeddün”ün türediği uygarlaşma, medenileşme, şehirlileşme ve gelişmedir. Peki, şehirlileşme nedir? İnsan sevgisine, toplumsal düzene ve insan eylemlerine dayalı hümanistik bir yaşam tarzıdır. Bunun için mitoloji, bilim, sanat ve bütünlüklü bir kültür vardır. Bu ise din kavramının dinsellikten çok, dünyasal anlam evreninin daha geniş olduğunu gösterir. Kuran’da “İslami”, “dini” gibi kavramlar yoktur. “Şeriat” kavramı da yoktur. Bu demektir ki İslam’da “dinselleşme”, “dinselleştirme” söz konusu değildir. Bunlar sonradan türetilmiştir.

Diğer yandan din büyü, hurafe, söylence ve masal anlamlarına da gelmektedir. Kavramı tümden kutsal bir tanıma hapsettiğinizde, insana dair bütün yapıp-etmeleri, değerleri ve yaşam kodlarını ortadan kaldırmış olursunuz. Cemaat ve tarikatlar işte bu noktadan hareket ederler.

Demek ki dinden başlayarak tüm yaşamı cendereye alan dinselleşme, kavramlara konulan dinsel-ideolojik sansürler ve sınırlamalardan kaynaklanmaktadır.

Mürşit: Yol gösteren, eğiten ve kılavuzluk eden anlamlarına gelir. Özellikle dinsel bir anlamı yoktur. Arapçada çok genel bir ad olarak kullanılır. Kur’an’da mürşit sözcüğü geçmez. Arapçada çok genel anlamda olmak üzere ‘herhangi bir konuda yol gösteren’, ‘doğruya ve gerçeğe kılavuzluk eden’ demektir. Cemaat ve tarikatlar mürşidi, “manevi yolculukta kendisine bağlananları Allah’a götüren kutsal rehber” olarak tanımlarlar. Hatta buradan hareketle, “mürşid-i kâmil” yani olgun rehber diye kendi özel kavramlarını oluşturur ve dinsel bir kuralmış gibi dikte ederler. Oysa bunun aslı yoktur. Tanrı katında kimin olgun kimin çiğ olduğunu saptayan, saptama yetkisini elinde tutan dinsel olarak ayrıcalıklı ne bir kişi ne de bir topluluk söz konusudur. Sözcüğü genel ve kuşatıcı anlamından uzaklaştırarak dinsel bir tuzağın sembol kavramına dönüştürmüşlerdir. Oysa her insan kendi güç ve yeteneği, bilgi ve deneyimi bakımından bir mürşittir. Öğretmen, öğrencilerin, usta, çırakların, ebeveyn, çocukların vb. mürşididirler.

Şeyh-Şıh: ”Şeyh” Arapçada olgunlaşmak, tecrübe sahibi olmak, yaşlanmak, ermek demektir. Terimsel olarak, öğretmen, öğretici, eğitici anlamına gelir. Veryansıntv.com köşe yazımda da belirttiğim gibi, tasavvuf 12. Yüzyıldan başlayarak toplumsal olarak örgütlendikçe bu kavram, “manevi eğitim yolunda kendine bağlı müritlerini Allah’ın irade ve isteği doğrultusunda eğiten ve O’nun katında bu yüzden manevi olarak ayrıcalıklı bir makama sahip olan” anlamında kullanılmaya başlamıştır.  Burada yine bir anlam daralmasından söz edebiliriz. Şeyh genel olarak eğitici, öğreticidir. Mutlaka dinsel anlamda değildir. Fizikten matematiğe, edebiyattan musikiye her alanda eğiten ve öğreten, kapsamlı bilgi ve tecrübesi olan hocadır. Nitekim Arap üniversitelerinde geniş bilgiye sahip tanınmış ve saygın her akademisyene “şeyh” denilir ki bu büyük bir payedir. Fizik, astronomi ya da kimya bilimlerinde şeyh olmakla bugün tarikat şeyhi olmak arasında dağlar kadar fark vardır. Daha doğrusu hiçbir alaka yoktur.

“Şıh” ise, şeyh sözcüğünün bozulmuş, deyim yerindeyse galat-ı meşhurudur. Anadolu’nun birçok köy ve beldesinde bu sıfat, isimlerin önüne getirilerek kişinin toplum içindeki saygın yerine işaret edilir. Şıh Ali, Şıh Haydar, Şıh Mehmet, Şıh Rıza ve benzeri. Zamanla şıh, bu anlamını da yitirmiş, halen lakap olarak kullanılmaktadır.

Şıh nitelemesinin Anadolu’da ironik bir yanı da vardır. Şeyh’in tarikat lideri gibi kullanılmasına Alevi-Bektaşi geleneğinin tepkisi, bu sözcüğü “şıh” diye Türkçeye uyarlamasıdır. Tarikat lideri anlamındaki şeyh kavramı her şeye rağmen Anadolu’da yer edinememiştir. Şeyhin şıh’a dönüştürülmesi, esasen Alevi-Bektaşi geleneğinin şeyh kavramına yüklenen dinsel misyona karşı ironik bir tavır alışının ifadesidir diyebilirim.

Mürit: En genel tanımıyla “bir şeyi isteyen, ona ulaşmaya çalışan, Tanrı’yı ve O’na kavuşmayı isteyen kişi” demektir. 9. yüzyıla kadar mürit, “Tanrı’yı murat eden, O’ndan başka hiçbir şey istemeyen” anlamına gelirken, 12. yüzyıldan sonra “şeyhinin ve onun isteklerinin peşinden giden” şeklinde anlam daralmasına uğratılmıştır. Örneğin 857’de ölen ilk sufilerden Haris b. Esed el-Muhasibi’ye göre mürid, “Tanrı’yı arayan ve yalnız O’nu isteyen kişi” anlamına gelir.

Tarikat: Kuran ve hadislerde geçmeyen tarikat kelimesi, geniş anlamda “yol” demektir. Türk tasavvuf geleneğinde tarikat, sözlük anlamı dışında daha çok terimsel anlamda kullanılmıştır. Ancak Alevi-Bektaşi ya da Kızılbaş geleneğinde “yol” anlamı yaygın olarak kullanılır. Tarikat ve şeyh kavramları, diğer geleneklerde daha çok dinsel anlamıyla öne çıkar. Oysa Arapçada tarikat değil, tarik yani yol sözcüğü kullanılır. Şeyh-mürit ilişkisini düzenleyen kuralların bütünü olarak anlaşılan tarikat kavramının Türk din anlayışında meşru bir yeri yoktur. İslam’ın Anadolu’ya açılan kapısı olarak Kızılbaş geleneği, bu kavramı şeyh-mürid ilişkisini düzenleyen kurallar bütününü ifade eden bir kurum olarak değil, Türk insanın İslam öncesi ahlak ve erdemini İslam kültürü ile telif edilmiş bir insanlaşma yolculuğu olarak tanımlamaktadır. Türk insanının doğası ve özgür yaşam seyrine uygun düşen de bu anlayıştır.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Yabancı dil ile ilişki kurulan bir dini varoluşsal ve yaşamsal olarak içselleştirmenin yüzyıllarca fiyasko ile sonuçlanması, işte din kavramının baştan sona dinsel anlama sıkıştırılması ve zincirleme olarak diğer kavramların da dinselleşmesi ile açıklanabilir.

Dinselleştirenlerle dini kullananlar aynı özneler olduğu için, tarikatlar ve cemaatler olarak örgütlü bir ahlaksızlık ve erdemsizliğe gark olmuş, toplumu çepeçevre kuşatan kapsamlı bir dinsel tuzakla karşı karşıyayız.

Son zamanlarda gün ışığına çıkan bizi dehşete düşüren cemaat yapılanmalarındaki çocuklara yönelik cinsel suçların sebebi, psikolojik rahatsızlıklar mı, toplumsal ahlak değerlerinde görülen yozlaşma mı, cinselliğin tıp bilimi ışığında değil geleneksel kurallara göre sınırlandırılması mı? Bu olayı bir sosyal bilim insanı olarak sosyolojik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dinselleşme, insana ve yaşama yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. İnsanı, varoluşsal doğasından ve yaşamından koparan din simsarları, İslam dinine kendi arzularına göre istikamet ve ayar verme yetkisini kendilerinde görmektedirler. Veryansın.tv’de Fetö ve benzeri yapıların dinin en kutsal sayılan değerlerini nasıl değiştirip içini boşalttıktan sonra kendilerini oraya yerleştirdiklerini seri halinde yazmıştım. Fethullah, konuşmalarında ve yazılarında, bazen açıkça çoğu zaman da dolaylı yollardan kendisinin Tanrı, Peygamber ve veli olduğunu; cemaatinin de Tanrı ve Hz. Muhammed tarafından kayrılıp üstün tutulduğunu açıkça dillendirmektedir. Henüz terör örgütü olarak adlandırılmayan diğer cemaat ve tarikat liderleri de benzer söz ve davranışları sergilemekten geri durmamaktadırlar.

İlk önce psikolojik açıdan bakalım:

Örneklerini verdiğim bir takım dilsel dinselleşmeler, kavramların anlam evrenini daraltmakla kalmıyor, insan varoluşunun doğasını ve doğal yaşamı da buna paralel olarak daraltıp yoksullaştırıyor. Aslında karşılıklı daraltmanın ilk kurbanları, erkek-kadın, çocuk yetişkin hatta hayvanlar demeden her canlıyı cinsel yönelimin hedefi haline getiriyor. Daralttığı dünyadan ve yaşamdan ilk önce bu istismarcılar darbe alıyor. İnsana, doğaya, cinselliğe kısaca yaşamın olağan bütün gereksinimlerine ve akışına set çeken dinselleştirme, ilk önce, din istismarcılarını boğuyor. Sıkıyor, yaşamdan koparıyor, insandan, insanlıktan uzaklaştırıyor. Doğal olarak etrafına yaktığı bu ateş çemberi daraldıkça, ondan kurtulmak için sadece kendine mahsus ama panikle kural dışı söz ve davranışlara sığınıyor. Yaşamdan koptuğu için normal insanca ve çağdaşça yaşamanın kurallarına yabancılaşması, can havliyle kendini yaşamın ortasına atmasına yol açıyor. Kendince koyduğu ama dinin hiç de değinmediği emir ve yasaklardan örülü sözde kuralları, acıkınca yaptığı putu yiyen Araplar gibi, zaten meşruiyetleri olmadığı için hoyratça çiğniyor. Örneğin, kadını, cinselliği, yaşamın doğallığı içinde görmeye bu sözde kuralları yüzünden yabancılaştığı için, bunlarla arasındaki tek engelin, uydurduğu din olduğunu fark ediyor. Kendi uydurduğunu en iyi kendisi bildiği için, en acımasız ve kuralsızca bunları çiğniyor.

İslam dini cinselliği lanetlemediği, kadını aşağılamadığı halde, bu sapkınlar “Allah’tan fazla Allah, Peygamberden fazla peygamber” kesildikleri için, yaşama dair her şeyi lanetleyip kısıtlıyorlar. “Gebe kadının dışarıda yürümesi caiz değildir”, demekten tutun da asansörün, battaniyenin, damacananın seksepalliğine kadar her şeyi, ama insan ve yaşama ilişkin her şeyi sözüm ona dindarlık taslayarak lanetlemeleri, onları cinayetten çocuk istismarına uzanan her türlü kuralsızlığa itmektedir. Dinselleştirme, kendinden başka erkek-kadın, çocuk-yetişkin, hayvan-haşerat, canlı-cansız her varlığı dişileştirmeyi beraberinde getiriyor. Dinsel sapkınlık cinsel sapkınlığın meşrulaştırıcı aracı oluyor. Kendileri erkek, kendileri dışındaki tüm çevre dişi sayılıyor.

Peki kendi koyduğu sapkın dinsel kurallardan oluşan dinsel tuzaktan kendileri böyle kurtulurken, aldattıkları insanlar neden kurtulamıyor? Çünkü bu uydurma kuralların gerçek olmadığı ve istedikleri zaman çiğneyebileceklerini, bağlılarına kesinlikle sezdirmiyorlar. Davul bağlılarında, tokmak bunlarda kalıyor.

Sosyolojik açıdan bakalım:

Ne zaman dinci bir istismar veya din adına sapkınlık haberi okusak, ilk aklımıza gelen şey, Türk toplumunun cahil olduğunu yinelemektir. Oysa sorun, basit bir cahillik veya bilgisizlikten, İslam konusundaki bilgi eksikliğinden ileri gelmemektedir.

Sorun daha derindedir.  Tarihsel ve kültürel yabancılaşma, salt cehalet olarak tanımlanamaz. Tıpkı diğer uluslar gibi Türkler de İslam’ı Anadolu’da kendi kültürel ve tarihsel kodlarına göre algılamış, yorumlamış ve anlamıştır. “Efendim, İslam değişmez; hiçbir toplum ya da millet evrensel olan İslam’ı kendine göre anlama ve yorumlama hakkına sahip değildir” itirazlarını duyar gibiyim. Evet, hala bu itirazlar tekrarlanır. Şimdi soralım: Eğer İslam dini evrensel ise, hiçbir toplumu Arap kültürüne mahkûm etmemelidir. Eğer evrensellikten kasıt, Araplaşma ise, yereli olmayan Araplaşmanın nasıl evrenseli olabilir? Yok, eğer “Kuran Arapçadır; İslam Arap kökenli bir yalvaca gelmiştir ve ibadet de tabii ki Arap dilinde olacaktır” diyorsanız, bu evrensellik değil, kabilecilik, ırkçılık ve gericiliktir. O zaman size şöyle derler: Mademki öyle, Arap olmayan ulusları ve toplumları neden ilgilendirsin?

Bu kısır döngü, İslamiyet’in her topluma göre farklı yorumlanması gerçeğini kabul etmeye mecbur olduğumuzu anlamakla aşılabilir.

Türkler 9. Yüzyıldan başlayarak tam 300 yıl İslam’la tanışma süreci yaşamıştır. Ahmet Yesevi’den Abdal Musa’ya, Ahi Evren’e (Nasreddin Hoca), Otman Baba’ya, Pir Sultan Abdal’a kadar, yani yaklaşık beş yüz yıl Türkler, İslam dinini Anadolu’da var olmanın ve yaşamanın doğal akışına göre yorumlamaya yazgılı olmuşlardır. Adını sayamadığım Türk sufi ve erenleri, Anadolu’ya, Anadolu’da gelmiş geçmiş kültür zenginliklerine, özgürce yaşama olan tutkularına, dünyasal-dinsel çatışmasını aşmış insancıllıklarına ters düşen hiçbir dindarlık anlayışına sıcak bakmamışlardır. Neden? Çünkü yaşadığı toprağa, konuştuğu dile, içselleştirdiği kültüre ve varoluş tarzına yabancı olan herhangi bir dinsellik, onu bütün bunlardan yoksunlaştıracak; hatta düşman edecektir. İşte dincilik, Anadolu’ya, Türkçeye, toprağa, kültüre yabancılaşmanın, sonra da düşmanlaşmanın adıdır. Anadolu’nun memalikini, zenginliklerini, halkını, değerlerini ve geleceğini karartan her davranışın altından din istismarının, siyasal dinciliğin çıkması bu sosyo-politik koşulların ve yabancılaşmanın eseridir.

Cinsel sapkınlık hedef seçmez; bu sapkınlık için, Anadolu’nun zenginlikleri gibi çocukları da bir ganimettir. Taciz, tecavüz ve istismarları yapan ruh hastalarının çoğu böyle bir sosyo-politik planın kullanışlı parçaları olduklarını bilmeseler de misyonlarını bihakkın yaptıkları bir vakıadır.

Dinsel açıdan bakalım:

İslam dini hakkındaki tartışmalar girmeyeceğim. Ancak şu kadarını söyleyeyim. Farz, vacip, ibadet, ilham, vahiy, kulluk, bilgi, hakikat, namaz, oruç, Hac gibi temel İslami kavramlardan başlayarak köklü ve sistematik bir dinsel reform yapma zorunluluğu artık bizim irademizin ötesine ulaşmış durumdadır. Örneğin, ibadet kavramı namaz, oruç, hac ve benzeri ekonomik, biçimsel ve bedensel görevler ile daraltılmış; bu dar alanla ters orantılı olarak istismar alanı genişlemiştir. Oysa Müslüman olsun olmasın, bu dünyada “iyi” şeyler yapan herkes Tanrı katında iyidir; iyi olan her şey, ibadettir. Hadi bakalım, şimdi bu geniş ibadet alanında kim, neyi, nasıl kötüye kullanabilecektir? Bu konudaki ayrıntılı açıklamaları başka bir yazıya bırakalım.

Din anlaşılmalıdır. Anlaşılmaması için elinden geleni yapanlar, dini en çok kullananlardır. Kuran’ın Türkçe okunması, ibadetlerin Türkçe yapılması tartışmalarında “zinhar küfürdür” diyenler, din adına insanların, çocukların ırzına geçenlerin çevrelerine ördükleri dinsel gizem duvarına taş taşımaktadırlar. Kısa yoldan örnek vereyim: Said-i Kürdi deccali ve çömezi Fethullah’ın söyleyip yazdıklarını, başta bağlıları olmak üzere hemen hiç kimse anlayamaz. Çok mu derin ve bilgililer? Hayır, ondan değil. Cehaletin sayıklamaları, hangi dilde olsa anlaşılmaz. Bir de Farsça ve Arapça sözcükler, tamlamalar yoğun ve rastgele kullanılırsa, anlaşılmazlık düzeyi artar, keramet var sanılır. Bugün İlahiyat çıkışlı akıllı ve bilgili gençlerimiz youtube kanallarında bu müptezellerin din diye boca ettikleri saçmalıkları çok büyük bir vukufiyetle teşhir etmektedirler. Bu vesile ile onlara teşekkür ediyorum.

Çocuk tacizi, ebeveynleri ve çocukları, İslam dinini anlamaktan aciz kılarak gerçekleşmektedir. Türkçeye düşmanlık, Türk milletine yabancılaşma ve Türk kültürünü Arap kültürüyle aşağılama, sonuçta din adına acizleştirilen insanlarımıza dinsel ve cinsel taciz olarak dönmektedir.

3-Bu dini örgütlenmelerde gözlemlediğimiz bir özellik var. “Biat” kültürü nedeniyle Şeyhin sorgulanamayacağı tezine dayanarak, her söylediğinin doğru olduğuna inanıldığı için, ahlak dışı çocuk istismarları açığa çıkamıyor. Mürit adını verdiklerimizin tutsak olan beyinleri nasıl özgürleştirilebilir?

Kullanılan bu yüzden yaralı ve itilmiş büyük bir toplumsal kesim var. Bu kesimi belirli bir jargonla adlandırmayacağım. Zadegan ve şanslı azınlık dışında, geriye kalan büyük çoğunluk, -farkında olsa da olmasa da- kendisinden yararlanılmak üzere avutulan yaralı ve mağdur kesimi oluşturmaktadır. Aslında bu Türk halkının büyük çoğunluğudur diyebiliriz. Sadece çocukları değil, hemen her şeyleri, istikbale umutla bakmalarına engel olan bir talihsizlikle karşı karşıyadır. Nedeni, dünün ya da bugünün siyasal koşulları ile açıklanamayacak denli çok bileşenlidir. Siyasilerin elbette bunda öyle ya da böyle veballeri yabana atılamaz. Ne var ki şu ya da bu iktidarın gelmesi ile kökten çözülecek türden sırdan bir sorun değildir.

Benim çözüm yolunda önerilerim şöyledir:

1. Diyanet İşleri Başkanlığı, İlahiyat Fakülteleri ve İmam- Hatipler, vakit kaybetmeksizin, halen faaliyette olan cemaat ve tarikatların etkisinden kurtarılmalıdır. Din eğitim ve öğretimini devletin gözetimi ve denetimi altında, yasal yollarla ve rasyonel olarak vermek durumunda olan bu kurumlar, Türk kültürüyle, Batı felsefesiyle daha çok tanışıklık kurabilecekleri programlarla donatılmalıdır. Her ders ve her programın mutlaka dinsel olması gerekmez. Böyle yapıldığı için din sürekli kan kaybetmektedir. Bu kurumlar, cemaat ve tarikatları toplum nazarında gereksizleştirecek şekilde etkili ve yetkili olmalıdır.

2. Cemaat ve tarikatlar ya dernek ya da vakıf şemsiyesi altında kurulmuşlardır. Başka bir deyişle, kurumsal olarak laik, faaliyet olarak dinseldir. Aynı birimde çelişik bu iki özellik, faaliyetlerini hem ahlak-dışı hem de yasa-dışı mecraya sürüklemektedir. Kayıt dışı dinin tüm kaynak ve etki alanlarına el konulmalıdır. Sözünü ettiğim resmi dinsel kurumlar, din eğitimi ve öğretimi için yeter de artar bile.

3. Orta ve yüksek öğretimde Aile Kurumu ayrı bir ders, müstakil bir bilim ya da anabilim dalı olarak teşkil edilmelidir. Aile nasıl kurulur, koşulları, çerçevesi, cinsellikle ilgili konular, yararları, onu bekleyen çok çeşitli tehlikeler ve benzeri konularda konularında uzman olan kişilerden destek alınmalıdır.

4. Erkek ya da kız çocuğunun bedenini çok iyi tanımasını sağlayacak, yaşlarına uygun cinsel eğitim verilmelidir. Bedenini tanımayan, mahrem yerleri hakkında bir fikri olmayan çocukların nasıl ve ne şekilde tacize uğradıklarını anlamaları zordur. Ayrıca yanlış anlamalara, haksız yere suçlamalara yol açabilir. Bunun için Jinekologlar ve ürologlar bu görevi bilimsel olarak yerine getirebilirler.

5. Ailede ve okulda, çocuklarda soru sorma, eleştirme ve sorgulama yetilerini geliştirecek ortamlar, oyunlar, tartışabilme imkanları yaratılmalıdır. Küçük yaşta verilen din eğitimi son derece zararlıdır. Pedagojik açıdan sakıncalıdır. 4 yaşından başlayarak çocuklara belli kıyafetleri dinsel emir gibi dayatmak, din hakkında soru sormalarını, sorgulama ve eleştiride bulunmalarını sözüm ona din eğitimi adı altında ‘küfre girersin’ sopasıyla yasaklamak, çocukları her türlü istismara açık hale getiren en kritik yanlıştır.

6. Çocukların karşı cinsleriyle sosyal, kültürel ve sanatsal etkinliklerde bulunmasını teşvik edici önlemler alınmalı, çocuk, karşı cinsini yakından tanıma fırsatı elde etmelidir.

7. “Felsefi Sağaltım Eğitim Danışmanlık ve Kültür Derneği” adı altında Antalya merkezli olarak kurduğum derneğin misyon ve vizyonunda, çocuklarımızdan başlayarak insanlara öncelikle görgü kurallarını, varlıklarının değerini ve yaşamın biricik zenginliğimiz olduğunu anlatmak için projeler hazırlıyoruz. Çocuk, günlük yaşam pratiklerini görgü kuralları çerçevesinde kendi özgür iradesiyle kurmak imkanına kavuşur. Yaşamı bir takım mevhum yasaklar ve emirlerle kısıtlanan çocuklar, yetersiz deneyimle içine atıldıkları yaşamda aldatılmaya ve istismara açık hale gelebilirler.

8. Çocuklarımızın, özellikle yaşadığımız çağda başta Atatürk olmak üzere tarihimizde kendileri için rol-model olacak figürlerle tanıştırılması zorunludur. Ahlak, erdem, düşünme, sorgulama ve özgüven aşılayan rol-model figürler onların yaşamları boyunca örnek alacakları somut kahramanlar demektir. Türk ve İslam filozoflarından örneğin Farabi, İbn Sina, Yunus Emre, Ahmet Yesevi, Ahi Evren, Seyyit Nesimi, Kaygusuz Abdal bunlardan bir kaçıdır.

9. Mevcut aileler her konuda eğitilmeli; yeni kurulacak aileler için ehliyet, liyakat ve yetkinlik yeterliliği için kurallar belirlenmeli, öğretilmelidir. Evlilik liyakati için taraflara sertifika verilmelidir.

10. Din eğitim ve öğretimi, bilimsel bir iştir. Dini sadece inanç olarak değil, bir bilim olarak görmeli, eğiticiler denetlenmeli, yetkisiz ve liyakatsiz, merdiven altı dinsel faaliyetlere kesinlikle izin verilmemelidir. Din öğretimi, inancı dikte etmek değil, dini öğretmek ise, bunu bilimsel ve sistemli bir plan dahilinde gerçekleştirmelidir. Yetkisi, bilgisi ve liyakati olmayanlara kesinlikle dinsel faaliyette bulunmak yasaklanmalıdır.

11. Diyanet, İlahiyat Fakülteleri ve İmam-hatip liselerinin sayıları mutlaka azaltılarak nitelik niceliğe tercih edilmeli; bu kurumlar oy deposu olmaktan çıkarılmalıdır.

Erkek çocuklarına yapılan cinsel istismarda bir bakanın sözleri halkın belleğinde kaldı. Üstelik muhafazakâr olduğunu iddia eden bir bakan. “Bir kereden bir şey olmaz.” cümlesi. O zaman dinci muhafazakâr kesimin bir kısmının (elbette tümünün değil) bakışında neden bu kadar olağanlaşıyor bu durum? Neden sessiz kalmayı tepki göstermemeyi tercih ediyorlar?

Böyle bir açıklama, ister istemez çocuklarımızın daha fazla istismar edilmesine ve istismar edenlerin bu iğrenç saldırıları “olağan” görmesine neden olmaktadır. Kol kırılıp yen içinde kalabilir ama onur kırıldığında bunu hiçbir yen örtüp saklayamaz.

İslam dininin temeli ahlaktır. İnsan onuru, haysiyeti, şerefi ve saygınlığı İslam’a göre her türlü ibadetten, akrabalıktan ve taraftarlıktan üstündür. Kuran’da Hz. Muhammed’e hitaben, “Ve elbette sen en yüce ahlak üzeresin” (kalem Suresi, 4. Ayet) denilerek İslam’da ahlaki değerlerin vazgeçilemez olduğu vurgulanır. Ahlak, insanın ruhundaki namus ve şeref duygusudur; etik vicdanıdır. İnsanlığının biricik ölçüsüdür. Bu ölçüyü çiğneyen ya da önemsemeyen, Hz. Muhammed’in yolunda olduğunu, hatta Müslüman olduğunu iddia edemez.  Ahlak çiğnenerek dindar olunamaz. Kötülükleri yapan ile yapanlara sessiz kalanlar aynı kategoridedir. İşte bu nedenle dinci muhafazakarlık ile Müslümanlık arasında yer ile gök kadar mesafe vardır.

İslam dini erkek ya da kız olsun, çocuklara yönelik her türlü cinsel veya fiziki zorbalığa, istismara kesinlikle izin vermez. Hz. Muhammed’in çocuklarına ve torunlarına nasıl özen gösterip üzerlerine titrediği herkesçe bilinir. Dinci muhafazakârlar İslam’dan ekmek çıkaramazlar. Bu yüzdendir ki dinci muhafazakârlık, İslam dininin ahlaki ilkelerini engel olarak görür. Bunu aşmak için dinin ahlaki içeriğini ortadan kaldırır. Halkın, Türk devlet geleneğine tarihsel birikimin gereği olarak saygılı olmasından yararlanarak, en insanlık dışı fiillerde bile ‘büyüklerimiz böyle diyorsa, vardır bildikleri’ gibi sorgusuz sualsiz teslimiyeti, sorgulamaya ve eleştirmeye tercih etmesi kutsal vazife imiş gibi dayatılıyor. Oysa indirilen dinde insanların “Tanrı’nın varlığına ikna etmek, neden bir ve tek olduğunu tartışmak için özellikle teşvik edildiğini” görüyoruz. Her türlü cürmü ve günahı yumuşatan ve neredeyse meşrulaştıran söylemler, Allah’ı ve Peygamberi değiştirilmiş uydurma bir dindarlığın doğal sonucu olabilir.

Son zamanlarda hiçbir şekilde onaylanmayacak olan İdam cezasıyla ilgili söylemlerin, siyasi yanını bir tarafa bırakırsak, cinsel tacizleri de içine alan bir kısım suçlarda uygulanması caydırıcı olabilir mi, çözümde doğru yöntem ne olmalıdır?

İdam, keskin ama etkisi kısa süren bir çözümdür. Ancak adli, sosyo-kültürel ve siyasal sonuçları, toplumsal öfke yatıştırıcılığı kadar kısa ve geçici değildir. Caydırıcılığı geçicidir ve belki de ters etkisi daha fazla olacaktır. Zaten yoğun bir cinsel istismar furyası, kadına, cinselliğe ve insan ilişkilerine konulan kısıtlamalar ve baskılardan kaynaklanmıyor mu? Kadına ve cinselliğe yönelik kısıt ve baskılar arttıkça, cinsel istismar furyası, farklı yollar, yöntemler bulmakta, hatta insanlık dışı yöntemleri denemektedir. İnsan yaratılışına aykırı eylem ve söylemler, aslında doğal ve meşru yaşam alanımızı gittikçe daraltarak bitmeyen ruhsal ve zihinsel bir idama benzemektedir. Yaşama yayılan bu süreçsel “idam”, bir kerelik idamdan daha korkutucu ve kışkırtıcıdır. Ben de “Bir kerelik idamdan bir şey olmaz” diyeceğim. Kadın cinayetleri, namus havariliği, mahrem-namahrem ayrımı, çocuk istismarlarına söz konusu umursamaz hatta cemaat ve tarikatlara kol kanat geren tutumlar, Türk toplumsal yaşamını süresiz idama mahkûm etmiş durumdadır.

Peki, bu istismarları önlemek için ne yapılmalıdır?

Ana okulundan üniversite sıralarına kadar uzmanlar gözetiminde çocukların kendi bedenlerin tanımaları, birey olarak yetiştirilip karşı cinsle bir arada karma bir eğitim-öğretime tabi tutulmaları gerekir. Erkek-kadın ayırımı, haremlik-selamlık tarzı bir eğitim-öğretim modeli olamaz. Karşı cinsini tanımayan çocuk ve dolayısıyla yetişkin, kendini hiç tanıyamaz. Kendine yabancı olan bir çocuk, yakınlarından ve yabancılardan gelebilecek istismar tehlikelerine karşı da yabancılaşır, savunmasız kalır.

İlahiyat Fakülteleri, İmam-hatipler ve Diyanet’e ait Kuran kursları ve din eğitim kurumları dışındaki tüm dinsel kuruluşlar kapatılmalıdır. Sayılan resmî kurumlar ise sürekli denetlenmelidir.

Cemaat ve tarikatlar, vakıf ya da dernekler temelinde varlıklarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bunları, kuruldukları dernek ve vakıflar doğrultusunda sivil, dinsellikle ilgisi olmayan ve din eğitim-öğretimi yetkisi tanınmayan teknik kuruluş asıllarına döndürmelidir. Bu yapılar, sivil, laik ve sosyal örgütler olarak budanmalı; din eğitimi izni verilmemelidir. Bu yapılamıyorsa işlevsizleştirme sürecine tabi tutarak kapanma/kapatılma noktasına getirilmelidir. Bu süreçte de Türk halkının gerçeği görmesine yardım ederek güvenilir olmadıkları ifşa edilmelidir.

Cinsel istismar yapanları, doğrudan dini sorun ederek, cürümlerini İslam’a fatura ederek cezalandırmış olmayız. Adli takip ve ceza elbette kaçınılmaz; en ağır cezalar verilmelidir. Ancak köklü çözüm bu değildir. Daha önce de vurguladım: örgün ve yaygın eğitim-öğretim kurumlarımızda mutlaka uzmanlar nezaretinde cinsel eğitim verilmelidir. Erkek-kadın ilişkilerinde meşru alanın gayrı meşru alandan daha geniş ve vazgeçilmez olduğunu sosyal, siyasal ve kültürel olarak hem yöneticilere hem de halka anlatmak kaçınılmazdır.

İstismarcılar, haklı olarak ne denli öfke ve nefretimizi çekerse çeksinler, bu toplumun üyesidirler. Birkaç kişiden ibaret de değildirler. Yapana değil, o fiile kaynaklık eden sorunlara ve bu sorunları çok yönlü, disiplinler arası çözecek uzmanlara olan ihtiyaca odaklanmamız gerekir. Sorun, aile içi çatışma, depresyon, psikolojik rahatsızlıklar, psikiyatrik vakalar, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel etmenler ve benzerlerinden kaynaklanıyor olabilir. Bu durumu salt cehalet ya da dinci yobazlıkla açıklamak yüzeysel kalabilir.

Bu cürümleri tekrarlama eğiliminde olanları işlevsizleştirecek tıbbi, sosyal ya da kültürel yaptırımlar üzerinde de ayrıca düşünülmelidir.

Son olarak siyasi irade, cinsel istismarlara karşı her kurum ve kuruluşları ile kesin bir şekilde mücadele edeceğini, ısrarla ve vurguyla yinelemelidir.

Sosyal medyada, bazı televizyon ekranlarında gördüğümüz başına takke- kavuk -fes sırtına cübbe alan kendisinin bir tekkenin şeyhi olduğunu iddia eden cahil fırsatçıların sayısı arttı.  Konuşmaları dinin saygınlığına dokunulmazlığına zarar veriyor. Üstelik din her cahilin yorumuyla farklı açıklanıyor. Dine, cezalandırıcı bir kimlik kazandırılmaya çalışılıyor.  Devlet zengini olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi dinin saygınlığını korumak halkı doğru bilgilendirmek dine zarar verenlerle mücadele etmek değil midir? Bu konuda hangi dönemde doğru bir mücadele örneği sergilenmiştir?

Diyanet İşleri Başkanlığı resmî sitesinde şöyle yazar: “Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 429 sayılı Kanun’da “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” şeklinde ifade edilmiştir. Ülkedeki tüm cami ve mescitlerle bunların görevlilerinin idaresi Başkanlığa verildiği gibi tekke ve zaviyelerle bunların görevlisi olan şeyhlerin idaresi de Başkanlığa verilmiştir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte bunlara dair hususlar Başkanlığın görev alanından çıkarılmıştır.” (https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay//1/diyanet-isleri-baskanligi-kurulus-ve-tarihcesi Erişim Tarihi: 15.09.2020)

Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1923’de 429 sayılı kanunda belirtildiği ve vurgulandığı üzere, “İslam dinindeki inanç ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” amacıyla kurulmuştur. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, Diyanet İşleri’nin bu yapılarla ilgili görev alanı da ortadan kaldırmıştır. Yani, tekke, zaviye, cemaat ve tarikat yoktur, olmayan yapı ya da yapıların idaresi de söz konusu değildir. Şu hâlde cemaat ve tarikatların varlığı hem Diyanet’in varlığına, kuruluş amaçlarına hem de görev alanı olmaktan çıkmaları itibariyle fiili dinsel hizmetlere aykırıdır, her bakımdan gayrı meşrudur. Gayrı meşru kuruluşların devamı, öncelikle Diyanet’in varlık nedeniyle çatışmaktadır.

Bence dünden bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacına uygun olarak iki temel görevi bulunmaktadır. Bu görevleri yaptığı sürece bu teşkilat, Alevi-Sünni veya başka anlayıştan her Türk vatandaşını kucaklayıcı olur ve bu vesile ile varlık ve kuruluş nedenine sadık kalır. Aksi takdirde yalnız Alevi vatandaşlarımız değil, Sünni vatandaşlarımız için de en azından manevi meşruiyetine gölge düşürmüş olur:

1. İslam dinindeki inanç ve ibadet alanları konusunda Türk halkının tümünü aydınlatmak

2. İnhisarına ve yetkisine tevdi edilen görev ve sorumluluklarda cemaat ve tarikatlara asla fırsat vermemek. Yetki ve sorumluluk bölüşümü resmen değilse de fiilen sıkça tanık olunan olgular olarak gerçekleştiği sürece Diyanet, ikinci görevini yapmıyor, birincisine de kudret yetiremiyor demektir.

Diyanet, bir Cumhuriyet kurumu olduğunu unutmamalıdır. Tarikat ya da cemaat olamayacağı gibi, kendisine verilen dinsel yetkiyi açık ya da gizli olarak onlara devredemez.

Bu tür yapılanmalarda işlenen yüz kızartıcı suçlara karşı siyasetten özellikle siyasi iktidardan cılız itirazlar geliyor ve sadece adli vaka olarak yorumlanıyor. Bu süreçte dini siyasi bir malzeme olarak kullanan siyasetçilerin sorumluluğu yok mu?    Sözgelimi tarikat ve cemaat yapılanmalarına ilişkin TBMM de bir araştırma Komisyonu oluşturulamaz mı?

Kesinlikle oluşturulmalıdır. İktidarından muhalefetine kadar bu ulusal soruna hep birlikte müdahil olmak görevleridir. Özellikle meclis içindeki ve dışındaki muhalefet, artık hiçbir şekilde tevil götürmeyecek bu tür iğrençlikleri TBMM’de araştırma komisyonu kurarak   ciddi, resmi ve kararlı bir tutum sergilediklerini açıkça ortaya koymak zorundadırlar. Bu noktada iktidara daha fazla sorumluluk düşmektedir. Ülkemizin genel ahlaki ve kültürel dokusuna, dinsel duyarlılığına yönelik olarak giderek yıkıcı bir artış gösteren bu istismarlara karşı muhalefetin meclise sunduğu komisyon kurma, araştırma önergesi verme ve olayların her yönden takibini sağlama gibi önerilerini, suç örgütüne dönüşmüş bir avuç müptezelden gelebilecek marjinal düzeydeki oy hesabına girmeden, desteklemelidir. Eğer oy artışı hesap ediliyorsa, bu yönde hareket etmeleri daha rasyonel ve sonuç verici olacaktır.

Tarikat ve cemaatleri sivil toplum olarak görenlere şunu sormak istiyorum. Bu oluşumların sivil inisiyatif olarak değerlendirilmesi için dernekler sendikalar gibi demokrasiye katkıda bulunmaları gerekir. Oysa içlerinde kendi yapılarında biat kültürü var. Karşı görüşe hayır diyen bu oluşumların demokrasiye katkıları olabilir mi?

Kötülükte biat bu yapıların geleneği haline gelmiştir. Din adına ve dine rağmen ahlaksızlık, kamu yararına değil, kamu zararına işlemektedir. Sivil kavramı, “medeni”, “şehirli” demektir. Ülkemizde “askeri olmayan, militer olmayan” anlamı öne çıkar. Bazılarına göre sivil toplum, “devletin denetim alanı dışında yurttaşların kendi düşünce ve faaliyetlerini yürütmek üzere teşkil ettikleri grup”tur. Ancak bu tanım eksik ve yetersizdir. Çünkü en büyük toplumsal örgüt ve aygıt olan devlet, yurttaşların her türlü iş, eylem ve yapıp-etmelerini düzenler; düzenlemelerine yardımcı olur. Sivil toplum ise, devletin yetemediği, eksik ya da tamamlanması gerektiği düşünülen alanlarda, yurttaşların lehine olan konularda destekçi ve yardımcı bir rol oynar. Başka bir deyişle, sivil toplum, devletin yurttaş bakımından görünümü ve yorumudur. Başka deyişle, devletin doğal parçasıdır. Burada sivil toplum kuruluşları demokrasi, laiklik, hakça bölüşüm, insanca yaşam ve adalet gibi temel değerlerin devlet tarafından nasıl ve ne şekilde toplumsal yaşama yansıtıldığını gözlemler, denetlerler. O halde sivil toplum örgütleri, laik, demokratik ve hukukun üstünlüğünü savunmaya odaklı birimlerdir.

Oysa Cemaat ve tarikatlar devlete rakiptir; FETÖ örneği özel ve mevzi bir olgu değildir. Bütün bu yapılar FETÖ adını henüz almamışlarsa da doğrudan devlete taliptir. Sivil toplumlar için vazgeçilmez koşul ve özelliklerin hiçbirini taşımadıkları gibi, bunlara açıkça cephe alırlar. Dinsel alan, sivil bir alan değildir. Dinsellikle anılan hiçbir topluluk ne sivildir ne de yurttaş yararı gözetir. Dernek ve vakıf olmanın ötesine geçen cemaat ve tarikatlar, dinci militarizmin, özgürlüklerin, yurttaşlık bağlarının, sosyal yaşamın, hukukun ve mevcut her türlü rejimin düşmanı olmak üzere kendilerini konumlandırmış durumdadırlar. Aynı anda hem devlete hem de yurttaşların yaşam haklarına karşı mücadele ederler. Ayrıca her biri diğerine ölümüne düşmandır. Bunlar kendi içinde demokratik olmadıkları gibi başkalarına, aynı dinden bile olsa, mensubu olmayanlara hayat hakkı tanımazlar. Faşist, cahil, baskıcı, zorba, dogmatik ve insanlık karşıtıdırlar.  Bunlar sivil toplum değil, siğil toplum örgütleridir.

Din, dokunulmazlığı nedeniyle bir fırsata dönüştürüldü.  Tarikat ve cemaat gibi yapılanmalar, ekonomik rant sağlanan vergisiz algısız ticaretin bayraktarlığını da yapar duruma getirildi. Burada din ve kutsal kitap kullanılarak dinsel ayrıcalık taşıdığı iddia edilen tarikatın cemaatin başındaki kişilere çıkar sağlanıyor. Nasıl denetlenebilir?

Dinsel ayrıcalık, görev ve sorumluluk bakımından sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’na aittir. Cemaat ve tarikatlar, gayri meşru yapılardır ve bunların hiçbir dinsel ayrıcalığı yoktur, olmamalıdır. İki başlı, paralel devlet olmazsa, dinsel yetki için de aynı şey geçerlidir. Devlette de dinde de bölünme, ortaklık, yetki paylaşımı olamaz. Olur derseniz, bu yapılardan her biri semirip güçlendiği gün “FETÖ” olacaktır.

Dinsel misyona bürünmüş her türlü yapı ve kuruluş, siyasi kararlılıkla kapatılmalı; hiç olmazsa dernekler sınırı içine çekilmelidir. Dinsel faaliyet yapmalarına resmen ve fiilen izin verilmemelidir. Edindikleri haksız yollarla memalike el konulmalı; millete geri döndürülmelidir.

10- Daha büyük bir tehlike var. Bazı dini yapılanmalar, yabancı istihbarat kuruluşlarının yuvası da olabiliyor. FETÖ terör örgütünde gördüğümüz gibi.  Osmanlı’nın son döneminden başlayarak Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında yaşanan örneklerden de söz edelim isterseniz Mustafa Kemal Atatürk’ün mücadelesinin temel nedenlerini de bu arada anlatmış olalım.

Çağdaş, laik, sosyal ve hukukun üstünlüğüne dayalı, Atatürk’ün deyimiyle bir erdem olarak kurulan Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, yedi düvel içerideki düşmanları desteklemiştir. Atatürk önderliğinde var olma savaşı veren Türk milleti, karşısında yalnız yedi düveli değil, içerideki dinsel oluşumları da bulmuştur. Millî Mücadeleye, Kuvay-ı Milliye’ye ve Atatürk’e ölümüne maddi-manevi destek veren   pek çok din bilgini, hocalar ve din adamları olmasına rağmen, emperyalistlerden yana tavır alanlar da vardı. Mustafa Sabri, İskilipli Atıf ve Said-i Kürdi gibi vatan hainleri İslam dinini kullanarak, emperyalistlerin amacı doğrultusunda dinsel oluşumlar içinde yer alarak, Kuvay-ı Milliye’ye ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türk ulusunun bağımsızlık savaşına karşı akıllara zarar mücadele yürütmüşlerdir. Bunların artığı olan FETÖ örneği ortadadır.

Emperyalistler adına ülke ve ulusuna karşı kirli mücadelelerini kişisel ve kurumsal olarak iki koldan sürdürmüşlerdir. “Teali İslam”, “Kürt Teali” cemiyetleri adı altında ırkçı ve dinci iş birliği içinde ama “İslam”ı alet ederek halk nazarında etkili olmanın yollarını aramışlar, gerçekten de kurtuluş ve bağımsızlık mücadelemizi zaman zaman zora sokmuşlardır. Ne ki dinci istismarın emperyalist emelleri ne Atatürk’ü ne de canı pahasına ülkesi ve ulusunu kurtarmaya ant içmiş kahramanlarımızı davalarından döndürememiş, Cumhuriyetimizin kurulmasına engel olamamışlardır.

Günümüzde malımıza, canımıza, namusumuza, çocuklarımıza, alın terimize ve en önemlisi Cumhuriyetimize kasteden cemaat ve tarikatlar, kuruluş yıllarındaki şer odaklarının ve o odakların efendilerinin izini sürmekte ve aynı amaca hizmet etmektedirler. FETÖ bu tablonun en açık , en tartışmasız somut örneğidir.

Gülen cemaatinin yapılanmasını önce destekleyen ve bir terör örgütü olduğu anlaşıldıktan sonra darbe girişiminden ders alındığını ve etkin mücadele edildiğini söyleyebilir miyiz? Çünkü FETÖ’nün uygulama taktikleri hala devam ediyor.

FETÖ ile mücadele yoktur diyemeyiz. Yargımız, emniyet güçlerimiz ve birtakım siyasiler gerçekten son derece etkin mücadele örneği sergilemektedirler. Ancak FETÖ, çok yönlü, çok kollu ve dış destekli emperyalist bir çete olduğu için, onunla mücadele her yönden etkili ve kararlı bir şekilde yapılmak zorundadır. 

Sinekler avlanıyor ve bunların FETÖ bataklığından türediğini söyleyebiliriz. Ancak bataklık hala tehlike saçıyor. Sineklerini gönderip, varlığını tahkim etmeye çalışıyor. Örgüte kazandırılanlarla yapılan mücadele, örgütün mantığı ve kurucularına yönelik yapılırsa, FETÖ ile mücadele etkili ve kalıcı olacaktır. FETÖ, 15 Temmuz Darbesinden sonra halen iki yoldan etkili olmaya çalışıyor:

Birincisi, operasyonları yurt içinden ve dışından, sürekli sabote eden ince taktiklere başvuruyorlar. Kriptolar, örgütün asıl yuvasına girilmesini engellemek için, kendilerini gizliyorlar. Hırçın, tutarsız ve panik içinde sözüm ona “fetösavar” bir çılgın portresine sığınıyorlar. Bunun yanında, akıldışı, insanüstü ve dini terminoloji kullanarak, dogmatik bir taraftar figürü çiziyorlar. Samimi olmadıkları her hallerinden belli oluyor.  FETÖ’ye sövgünün, güç sahibi siyasilere övgünün dozajını kaçıran konuşmacılara sık rastlıyoruz. Böyle bir portre çizen bu insanların mazileri genellikle FETÖ’ye dayanıyor.

Kriptolar (her alanda mevcut ne yazık ki) yüzünden en hayati alanlarda devletin işleyişi sekteye uğruyor. Temizlik, “hala varım” diyen örgütün doğrudan beynine ve kalbine yönelmelidir. Organlar, kendiliğinden çöker.

İkincisi, FETÖ resmen ve fiilen çökertilme süreci ile karşı karşıya olduğu için, mevcut cemaat ve tarikatlar yoluyla Franchising yöntemini kullanıyor. Türk halkının ırzından geleceğine, dininden ahlakına, ailesinden malına uzanan tarikatlar, Fetö Franchsing’i ile onun ulaşamadığı amaca doğru hızla ilerliyorlar. FETÖ’nün ana kaynağı olan Nurcularla Süleymancı tayfa bunların en önde gelenlerindendir.

Öyleyse cemaat ve tarikatlara devlet artık bir değil iki kez dikkat etmeli; birden olmasa da süreç içinde bunların faaliyetlerine resmen ve fiilen son vermelidir.

Son yıllarda özellikle muhafazakâr kesimde kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri de arttı. Bu kesimin kültürüne yerleşen cinsiyet ayırımcılığının rolü var mı? Kutsal kitabımızda olmayan, kurgulanan, kadına yönelik yanlış algıları değiştirmek ilahiyatçıların din alimlerinin de işi değil mi?

İslam dini sanıldığı gibi kadına düşman değildir. Kadınla ilgili ayetler, o günün koşullarında ve hatta bugün bile, yabana atılacak önerilerden ibaret sayılamaz. Kadın Kuran’da aşağılanmaz; namus ve ahlakın cinsiyeti belirlenmez. Yani namus dişi bir kavram değildir. Ahlaki kurallar erkek-kadın herkes için geçerlidir. Cinsiyet ayrımı olmadığı gibi cinsellik lanetlenmiş değildir. Kuran’ı açıp bakan herkes bu gerçekleri görür.

Ne var ki dinci cemaat ve tarikatlar, Kur’an’ın bu hakikatine ve İslam’ın ruhuna aykırı davranarak kadını aşağılamakta; namusu biyolojik bir parçaya indirgemekte ve kadını her türlü yanlıştan sorumlu tutmaktadır. Bununla da yetinmeyip tarikatların sapkın liderleri kadınları ve çocukları din adına sömürmekte, kullanmakta, ırzına ve şerefine tasallut etmektedir.

Çağdaşlık ve aydınlanma Türk kadınının eseridir. Cumhuriyetimizin erdem ve bekası Türk kadının emeği ve özverisine bağlıdır. Modernleşme, aydınlanma ve demokratik geleneğin yerleşmesi kadınlarımız sayesinde gerçekleşmektedir. İşte bunun farkında olan karanlık odaklar ve bu odaklara hizmet eden dinci oluşumlar-esasen ben bir İlahiyat uzmanı olarak bunların kesinlikle Müslüman olmadıklarını vurguluyorum- Cumhuriyeti yıkmak ve “sarığın daha iyisini sarmak” için, kadınlarımızı ve çocuklarımızı hedef alarak işe koyulmaktadırlar.

Türk kadını, dinine saygılı ve bağlıdır; ama bu şarlatanların gerçek yüzlerini fark edecek kadar da aydın ve tedbirlidir.

Bütün bunların sergilenmesinden sonra bu kesime laikliği yeniden anlatabilmek için bir yurttaş olarak nelere özen göstermek durumundayız. Toplum nelerden sakınmalı? Son sözlerinizi alalım:

Laiklik, bir din ve bir inanç sistemi değildir. Özellikle İslam’a karşı konumlandırılmış alternatif bir inanç ve ibadet bütünü de değildir. Siyasi ve sosyal bir tutum, bir tavırdır. Dinle ilgisi yok mudur? Doğal olarak vardır. Neden? Medeni, sivil, özgürlükçü, çağdaş ve aydın olmak ancak laiklikle mümkündür. Din kavramının medeniyet ve medenileşme anlamlarını şimdi yeniden anımsarsak, din ile laiklik burada bütünleşir. Yakınlaşır, birbirinden ayrılmaz hale gelir.

Dindar insan medeni insandır; şehirlidir, aydındır, hakka hukuka inanır. Devletine ve ulusuna zarar vermeyi aklından geçirmez. Tam tersine, yararlı olmayı ibadet sayar. Cinsiyet ayrımcılığı yapmaz, teröre, hukuksuzluğa, hırsızlığa, yolsuzluğa, cinsel sapkınlığa asla prim vermez. Çünkü dinini laik bir Cumhuriyet sayesinde özgürce yaşadığının ayırdındadır. Bunları yapanın dindar, dine saygılı ve barışçıl bir insan olmayacağını bilir.

Laiklik, herhangi bir dindarı ya da dindarlığı hedef almak için uygulanmaz. Tam tersine, dindarı ve dinini yaşamayı isteyeni-istemeyen kadar-koruyan, kollayan bir siyasi tutumdur. Cumhuriyetin bir fazilet rejimi olması laik olmasından kaynaklanır. Laikliği çiğnemek, Cumhuriyeti ve dolayısıyla fazileti ihlal etmek demektir. Fazileti ihlal eden, ahlakı olmayan bir din icat etmiş olur.

Resmi din eğitim-öğretimi ve bunların düzenlenmesiyle yükümlü olan Diyanet İşleri Başkanlığı, İlahiyat Fakülteleri ve İmam- Hatip Liselerini iyileştirme, Cumhuriyetimize sahip çıkan kurumlar olarak ıslah etme ve gayrı meşru dinsel oluşumlara karşı mücadele etme ruhu aşılamak varken, bunları cemaat ve tarikatlarla bir tutup laiklik karşıtı mevziiye itmek, laikliği doğru anlamamak ve anlatamamak demektir. Meydanı dinci-tefeci suç örgütleri olan cemaat ve tarikatlara bırakmak demektir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir