Sivas Katliamı İnsana ve Yaşama Kültürüne Saldırıdır!

2 Temmuz 1993 Sivas katliamı, toplumsal-siyasal yaşamımızın, yüzlerce yıldır mücadeleyle kazandığımız yaşama kültürümüzün dönüm noktalarından biridir. 

Sivas katliamı bize kendimizi sorgulamayı öğretti. 

Bir insan, bir yurttaş, bir devrimci olarak nasıl yaşadığımız, neler yaptığımızı sordurdu kendimize. 

Daha çok çalışmak, öğrenmek, öğretmek, üretmek; yaşama, insana, dünyaya, ülkemize daha çok sarılmak, bunları daha çok sahiplenmek ve sevmek zorunluluğunu duyumsattı.

Sivas katliamından sonra geçen yılları düşündüğümüzde, ülkemizin gerçekten de bir dönüm noktasından yeni dönemlere doğru amansız bir tempoyla sürüklendiğini görüyoruz. 

Bu da bize duyumsadıklarımızı daha bir bilinçle ve duyarlılıkla, daha bir kararlılıkla düşünceye dönüştürmek ve bu düşünce doğrultusundaki kolektif, dayanışmacı, özverili adımlarla yaşama geçirmek zorunda olduğumuzu gösteriyor.

Sivas katliamı, yaşamımızın dönüm noktasıydı ya da öyle olmalıydı. 

Duyarsızlığa dur denmesinin zorunluluğuydu. 

İnsan olmanın, çağcıl olmanın çığlığıydı. 

Çanların bizim için çalmasıydı. 

Sevdaya tırpanıydı ölümün. 

Yaşamın savunulması bilincinin ve duyarlılığının yumruğunu sıkmasıydı. 

Aklın ve aydınlığın alçaklığa ve zorbalığa dur demesi için bir fırsatıydı Anadolu’nun. 

Ne yazık ki geçen 30 yılda yaşamımızın dönüm noktası kılamadık 2 Temmuz 1993’ü.

***

Bugün, çanlar kimin için çalıyor[1] diye sormamıza gerek yok. 

Duymuyor muyuz? Önce biz duymuyor muyuz çan seslerini? 

Elbette bizim için çalıyor. 

Yarım yüzyıl önceki Âdemoğlu Nerdeydin?[2] sorusunu sormanın utancını yaşamamalıyız. 

Buna hakkımız yok, belleğimizi silmeye de. 

Değişim[3]’deki böcek gibi ezilmeye de hakkımız yok. 

Yaşamın ve kültürün düşmanları bugün olanca güçleriyle tepemize çökmüş. 

Polis ve işkence çağındayız. 

Kör inanç özgür düşünceye amansızca saldırıyor. 

Prometheus’un armağanı ateşi bizden geri almak istiyor tanrılar. 

Acı çekmeye devam ediyoruz. 

Acılarımız geçiyor elbette. 

Ama yeni acılar geliyor hep. 

Çekeceğiz çünkü acı çekmek bitmez. 

***

Tarih de biziz, gelecek de. 

Ama hep tarihin kurbanları yapmak istiyorlar bizi. 

Süpürmek istiyorlar yaşamımızı, aydınlığımızı, kültürümüzü, özgürlüğümüzü. 

Sivas katliamı, ülkemizi karanlığıyla boğmak isteyen dinsel fanatizmin çağa uygun bir faşizm olarak gerçekleştirdiği kanlı bir katliamdır. 

Kanayan yaramızdır. 

Kanatanlar belli. 

Suç ortağı düzende Korku ve sefalet[4] iç içe. 

Korku ve sefalet önlenebilir bir yükselişi[5] çağrıştırıyor. 

Sinsi değil bu yükseliş. 

Gözümüzün önünde yaşanıyor. 

Gözümüzü açalım öyleyse. 

Yaşamın ve kültürün bekçiliği insanım, yaşamdan ve gelecekten sorumluyum diyen herkese düşüyor. 

Fısıltılarımızı dayanışmaya dönüştürerek, bu önlenemez denilen yükselişi önlemek boynumuzun borcudur. 

Malraux gibi umut[6], Barbusse gibi aydınlık[7] çığlıkları atmalıyız, gecikmeden…  

***

28 Nisan 1960, hani Enver Gökçe’nin “28 Nisan’dı yavri hey/ Ham meyvayı kopardılar dalından[8]” dizeleriyle anlattığı “kara gün” için Nâzım Hikmet şu şiirini yazmıştı:

 “Kırdılar tazecik yeşil dallarımızı/ Kırdılar kitap tutan ellerimizi/ Kanına girdiler çocuklarımızın[9].

Nâzım Hikmet gurbettedir, ülkesinin özlemiyle yanıp tutuşan şiirler yazmaktadır, gözü, kulağı, aklı fikri ülkesindedir. 

Kurşun yarası” alnında “kızıl karanfil gibi açan” ve kanı “toprağa şıp şıp damlayan” genç ölümü anlatır bir şiirinde[10].

Bir başka şiirinde, “Beyler bu vatana nasıl kıydınız?[11]” diye sorar. 

Kore’de ölen bir yedek subayın ağzından, “diyetimi istiyorum[12]” diye çığlık atar. 

Milletimin en talihsiz gecesi/ ana rahmine düştüğünüz gecedir[13]” der ülkeyi “karanlığa” götürmek isteyen yöneticilerden birine. 

Hiçbir korkuya benzemez/ halkını satanın korkusu[14]” diye uyarır sonra o yöneticiyi. 

Ülke karanlığa götürülmektedir ve Nâzım Hikmet, çareyi bir çağrıda bulmuştur:

Biz toprak üstünde derin uykulardayız, / kalkın uyandırın bizi! / Uyandırın bizi! / Şehitler, Kuvvayı Milliye şehitleri, / mezardan çıkmanın vaktidir.[15]

Köy Enstitülerini, Halkevlerini kapatıp İmam Hatip Okullarını açan, ezanı tekrar Arapça okutmaya başlayan, radyodan dini yayın yasağını kaldıran, okullara zorunlu din dersleri koyan, Kore’ye asker gönderen, basına ağır cezalar ve sansür uygulayan, özgürlükleri kısıtlayan, Meclis’te “Tahkikat Komisyonu” kuran; böylece, Cumhuriyet’le birlikte atılmaya başlayan çağdaşlık adımlarının önünü kesip ülkemizi yeniden koyu karanlıklara götürmeye çalışan bir anlayışa karşı, Nâzım Hikmet’in yazdığı yukarıdaki dizeler, bir aydının özgürlük çığlığıydı. 

Nâzım Hikmet, sorumlu ve duyarlı bir aydın kimliğini çığlığa dönüştürerek karanlık gidişe dur diyordu şiirleriyle de ve nedensiz değildi Nâzım Hikmet’in bu tepkisi. 

Çünkü ülkesini karanlığa götürmek isteyenlerin kıyıcılığı, etkinliği her geçen gün artıyordu.

***

Zaman aktı, zaman geçti… 

1960’larda ve 1970’lerde, karanlığa dönüşün adımlarını atanlara karşı, çağdaşlığa, aydınlığa, demokrasiye, özgürlüğe susayanların savaşımları yaşandı. 

1980’lerin başında ise, kör karanlıktan yana tavrını açıkça ortaya koyan 12 Eylül bela düzeni egemen olmaya başladı ülkemize. 

Karanlığın kök salması için aydınlık düşüncelere ve kurumlara yoğun bir saldırı başlatıldı. 

Özgürlükler kısıtlandı, Anayasa ortadan kaldırılıp yerine toplumu örgütsüzlüğe ve özgürlüksüzlüğe mahkûm etmek isteyen yeni bir anayasa dayatıldı. 

Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, DİSK, TÖB-DER, TÜM-DER, Barış Derneği ve daha birçok kitle örgütü ile siyasal partiler kapatıldı. 

Demokrasi rafa kaldırılırken dinsel eğitim yaygınlaştırıldı. 

İmam hatip okulları ve Kuran kurslarının sayısı yüzlerceye ulaştı.

Aydınlar ve özellikle yazarlar, bir anlamda, gelecek depremi önceden sezen cins atlara benzer ve bunlar kendi dillerince gelecek deprem felaketini çevrelerine duyurmaya çalışırlar. Ben bir yazarım, yazmaktan ve konuşmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Şimdiye dek olduğu gibi, şimdi de haber veriyorum: Önceleri yavaş yavaş, ağır ağır, adım adım kötülük uçurumuna giderken, gittikçe hızlanarak şimdi koşar adım gidiyoruz. Olacak toplumsal depremin uğultularını duymaktayım[16].” diyen Aziz Nesin, ömrünün son gününe dek özgürlüğün çığlığı, sesi oldu konuştuklarıyla, yazdıklarıyla. 

Bu kara saldırıyı savuşturmayı, bu saldırıya karşı insanları uyarmayı asıl görev kabul etti. 

Aziz Nesin’in bu didinişi, Sivas katliamı gibi olayların artık kapımızın eşiğine gelmesi nedeniyleydi. 

Usanmadan uyarıyordu Aziz Nesin. 

Konuşmak gerek” diyordu; “duyarlı olmak, uğraşmak gerek. Bunları anlatmazsak, uyarmazsak suçlu oluruz,” diyordu. 

Hep konuştu, yazdı, hep uyardı Aziz Nesin. 

Uyarısında, telaşında, çırpınışında hiç de haksız değildi. 

Şöyle demişti:

Kapkaranlık bir bataklık içinde debelenip durmaktayız ve yönetimimizi ellerine bıraktığımız iyiniyetli aptallarla kötü niyetli alçaklar bizi kuşatan karanlık balçığını her gün artırmakta, koyulaştırmaktadırlar[17].”

***

Bir senaryo, hepimizin gözünün önünde gerçekleştirildi. 

İnsanların dinsel duygularını okşayarak politika yapanların, özgürlüğü yok eden, yaşamı karanlığa yönelten gidişlerinde önemli ölçüde yol aldıklarını gördük. 

Aydınlıktan yana güçleri kaygılandıran bu karanlık gidişin bir kısım görüntüleri şunlardı:

Enflasyonist politikaların sonucu oluşan ekonomik dengesizlik çığ gibi büyürken yoksulluğu, pahalılığı, işsizliği artırıyordu. 

Zenginlerin çılgın yaşamlarının medya aracılığıyla sunulmasının getirdiği kinler büyüyordu. 

Umutsuzluk ve çaresizlik çoğalıyor, göç patlamalarıyla gelen yabancılaşma, insanları alt kimlik arayışına itiyordu.

Etnik çatışmalar başlıyor, ırkçı ve dinci bağnazlıkla birlikte şoven, mezhepçi, tarikatçı, ayrılıkçı akımlar güçleniyordu…

***

Sivas katliamı bu koşullarda yaşandı.

Sivas’ta öldürülenler, yakılanlar, boğulanlar; bir kültür etkinliğine katılarak aydınlığa bir damla daha katma çabasında olan sanatçılar, folklorcular ve aydınlığa susayan insanlardır. 

Öldürenler, boğanlar, yakanlar ise Cumhuriyet’in aydınlığını yok etmeyi, yerine şeriatın karanlığını getirmeyi amaçlayan, yıllardır siyasal iktidarların okşadıkları dinsel duyguları kabarmış, özgürlük düşmanı güçlerdir.

Ya öldürtenler, yaktıranlar, boğduranlar, bu kıyıma göz yumanlar kimlerdir?

Nâzım Hikmet’e özgürlük çığlığı attıranlarla başlayan bir sorumlular listesi var. 

Bu katliam yıllar öncesinden planlanmıştır. 

Aydınlığı boğmak için bir bataklık oluşturanlar, “dinci ve ırkçı ideolojileri” ile özgürlüğü yok etmeye yemin etmişlerdir ve Sivas katliamı, bu yeminleri gereği gerçekleşen yakımlardan yalnızca biridir.

Katliamdan hemen sonra uyarmıştı Aziz Nesin:

“Ben insanların hoşlanacağı şeyleri değil, doğruları söylerim. Şu Aczmendiler beni zorla Müslüman yapıp cennete mi sokmak istiyorlar? Atatürk’ün sağlığında Kubilay olayı bile bu ölçüde değildi. Bu gericiliğe verilen ödün devam ederse inanın bunlar bu başbakanı saçından, Süleyman Demirel’i kravatından tutup sürüklerler. Olayların bu hale geleceğini hiç ummadım. İyi kötü bir devlet var diye düşünüyordum, yanılmışım. Türkiye laik değildir, laik yapmak gerekir. Türkiye uçuruma gidiyor. Gericilere ödün vere vere uçuruma gidiyor[18].” 

Cumhuriyet’in kazandırdığı aydınlık değerler; dilimiz, abecemiz; ulusal kültürümüz, sanatımız, onurumuz, yurttaş oluşumuz, din devletinden kurtuluşumuz, laiklik, aklımızın özgürlüğü, eşiğimize gelmiş, getirilmiş bir tehlikeyle karşı karşıya bugün.

 12 Eylül düzeninin bir üst aşamaya sıçradığı gün olan 2 Temmuz’da, Sivas’ta bu tehlikenin doruğa çıktığına tanık oldu tarih. 

Evet, kasıtlı olarak tarih diyorum, çünkü zaman çok hızlı akıp geçiyor ve yaşadıklarımız çok kısa bir sürede unutuluyor. 

Bu gerçeği bilince çıkarmak ve Sivas katliamını karanlık tehlikenin tırmandığı üst noktalardan biri olarak hep yüreğimizde, beynimizde taşımak zorundayız. 

Bu zorunluluktan yola çıkarak diyorum ki, ülkemizi saran kara tehlikeden kurtulmanın yolu, aydınlık değerleri, örgütlü güçler olarak savunmaktan geçer. 

Savunmazsak, savunamazsak, Sivas’ta yitirdiklerimiz de “yazıklar olsun!” der bize. 

Buna hakkımız yok!

Sivas’ta kaybettiğimiz Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Metin Altıok, Muhlis Akarsu, Muhibe Akarsu, Edibe Sulari, Hasret Gültekin, Erdal Ayrancı, Uğur Kaynar, Asaf Koçak, Erdal Ayrancı, Carina Cuanna, Sehergül Ateş, Muammer Çiçek, Gülender Akça, Mehmet Atay, Sait Metin, İnci Türk, Huriye Özkan, Gülsüm Karababa, Murat Gündüz, Ahmet Özyurt, Handan Metin, Yeşim Özkan, Serpil Canik, Serkan Doğan, Yasemin Sivri, Belkıs Çakır, Nurcan Şahin, Özlem Şahin, Asuman Sivri, Menekşe Kaya, Koray Kaya insandı, yaşamı ve kültürü savunuyorlardı. 

Hakkımız yok yaşamı ve kültürü savunanların yaşamlarını ellerinden alan bağnazlığa teslim olmaya.

Hakkımız olmadığı için Sivas’ın acısına dayanamayarak 7 Temmuz günü yaşamdan ayrılan Rıfat Ilgaz’ın son dizelerindeki ileti, gidilecek yolu gösteriyor:

Elim birine değsin, / Isıtayım üşüdüyse. / Boşa gitmesin son sıcaklığım[19].”

Nâzım Hikmet’in bir dizesiyle bitiriyorum:

Henüz vakit varken[20]…”


[1] Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Ernest Hemingway’ın İspanya iç savaşını anlatan romanı.

[2] Âdemoğlu Nerdeydin? Heinrich Böll’ün Nazi kamplarını anlattığı öykü kitabı. 

[3] Değişim, Kafka’nın romanı (Dönüşüm).

[4] Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti, Bertolt Brecht’in oyunu.

[5] Arthur Ui’nin Önlenebilir Yükselişi: Brecht’in savaş döneminde yazdığı anti-faşist oyunda Hitler’in iktidara yürüyüşü ile ünlü Chicagolu gangster Al Capone’un öyküsü örtüştürülmüştür. Nasıl da bugünün Türkiye’sine benziyor.

[6] Andre Malraux’un İspanya iç savaşını anlattığı Umut adlı romanı.

[7] Henry Barbusse’un Birinci Dünya Savaşı’nı anlattığı Aydınlık adlı romanı.

[8] Enver Gökçe’nin “Turan Emeksiz” adlı şiiri, Dost Dost İlle Kavga’da.

[9] Nâzım Hikmet, Nisan 1960.

[10] Nâzım Hikmet, “Beyazıt Meydanındaki ölü”, Son Şiirler.

[11] Nâzım Hikmet, “Bu vatana nasıl kıydılar”, Son Şiirler.

[12] Nâzım Hikmet, “Korede ölen bir yedek subayımızın Menderes’e söyledikleri”, Son Şiirler.

[13] Nâzım Hikmet, “Adnan Bey”, Son Şiirler.

[14] Nâzım Hikmet, “Korku”, Son Şiirler.

[15] Nâzım Hikmet, “Şehitler”, Son Şiirler.

[16] Aziz Nesin, Bir Tutam Aydınlık’ın önsözünden.

[17] Aziz Nesin, Bir Tutam Aydınlık’ın önsözünden. 

[18] Aziz Nesin’in Ankara’da 4 Temmuz 1993 günü düzenlenen basın toplantısındaki ertesi gün gazetelerde yer alan konuşmasından.

[19] Rıfat Ilgaz, “Son Şiirim”, Bütün Şiirleri, s.335.

[20] Nâzım Hikmet, “Henüz vakit varken”, Yeni Şiirler.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir