Toplumsal Dönüşüm ve Aydınlanma İhtiyacı

Genel olarak dünyada, özel olarak ülkemizde sosyal ve kültürel temelde yaşanan toplumsal dönüşümlere dair bu yazı, 14 Mayıs meclis ve 28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin analizine bir giriş gibi de okunabilir.

DÜNYA NE HÂLDE?

Ülkelerin ekonomik ve sosyal politikaları, gelir dağılımı göstergeleri, eğitim seviyeleri, istihdam düzenlemeleri ve diğer faktörler tarafından belirlenen gelir eşitsizliğine ait Dünya Bankası’nın yaptığı son analizlere göre, dünyanın Gini katsayısı ortalaması yaklaşık olarak 0,70. Bilindiği gibi bu katsayı “1” ile “0” arasında bir değeri belirtir ve “0” tam eşitliği, “1” tam eşitsizliği göstermektedir. Bugünkü hâli başka türlü söyleyecek olursak, dünyanın en zengin %10’u toplam gelirin %50’sine, en yoksul %10’u %0,60’ına sahip. 

Bu veriler, birçok ülkede zenginlik ve kaynakların az sayıda kişi veya şirketin elinde toplanmış olduğunu; dünya toplumlarında gelir dağılımında eşitsizliğin ve sosyal adaletsizliğin ne denli derinleştiğini gösteriyor. Özellikle düşük gelirli gruplar, sosyal hizmetlere ve temel ihtiyaçlara erişimde büyük zorluklarla karşı karşıyadır. İstihdamda düzensizlik, düşük ücretler, kötü çalışma koşulları ve iş güvenliği gibi sorunlar, giderek derinleşip yaygınlaşmakta ve çalışan kesimlerin yaşamlarını tehdit etmektedir.

Tüketim odaklı kapitalizm, 18. yüzyıldaki kurucu, düzenleyici, koruyucu ve gelişmeci enerjisini yitirmiş görünüyor. İnsanları daha fazla mal ve hizmet satın almaya teşvik ederek, bireysel mutluluğu maddi varlıklara sahip olmakla ilişkilendiriyor. Bu nedenle kaynak tüketiminin giderek artması, doğal çevreye verilen zararlar, insan yaşamının sürdürülebilirliğini tehdit ediyor. Öte yandan rekabetçi doğasıyla etik olmayan davranışlar üretip piyasa manipülasyonuna, giderek daha az sayıda aktörün at oynattığı mal ve hizmet piyasasına, tekelleşmeye yol açıyor. Bu da ekonomik ve sosyal adaletsizlikleri, eşitsizlikleri derinleştiriyor.

Öte yandan küresel ısınma, iklim değişikliği ve çevresel bozulma, sera gazı emisyonları, doğal yaşam alanlarının tahrip olması gibi sonuçlarla karakterize olan iklim krizi; toplumlar arasında entegrasyon zorluklarına neden olan, savaş, siyasi baskı, ekonomik sıkıntılardan kaynaklanan göç ve mülteci sorunu; adil yargılanma, işkenceye karşı koruma, cinsiyet eşitliği gibi insan hakları ihlalleri; veri gizliliği, yapay zeka etiği, dijital siber saldırılar ve internet üzerinden nefret söylemi gibi dijital etik problemleri; farklı kültürler arasında anlayış, hoşgörü ve saygı eksikliği, ayrımcılık, etnik köken, din, dil ve cinsiyet farklılıklarına karşı hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık biçiminde ortaya çıkan kültürel çatışmalar da hümanizmini kaybetmiş neoliberal kapitalizmin ortaya çıkardığı doğal, etik ve kültürel sonuçlar, sorunlar olarak insanlığın önünde yığılıyor. 

Özetle dünya 18. yüzyılda yaşadığı, insanlığın gözünü ve toplumun önünü açan burjuva demokratik devrimlerinin dayandığı “aydınlanma”yı kaybetmiş görünüyor.

YA TÜRKİYE?

Günümüz dünyasına ait bu gözlemler, ülkemizde nasıl bir karşılığa sahiptir diye bakacak olursak, farklı bir manzarayla karşılaşmayız. 1980’lerden itibaren Türkiye, neoliberal politikaların etkisinde büyük bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm yaşadı. Yüzyılın başında bir devrimle elde ettiği ekonomi ve kültür alanına ait bütün kamusal kazanımlarını, özelleştirme uygulamaları, serbest piyasa politikaları, özellikle 1950’lerden sonra dış bağımlılık, büyük şehirlere göç, nüfus artışı, kentsel dönüşüm, muhafazakârlaşma araçlarıyla yaşadığı sosyal doku değişimiyle Cumhuriyet Türkiye’si de geçen yüzyılın başındaki aydınlanmasını kaybetti.

2000’lere gelindiğinde Türkiye, aydınlanmaya dair elinde ne kaldıysa onları da küresel kapitalizmin yaşadığı kültürel krizin bir sonucu olan postmodernizmin çatlaklarından sızdırarak kaybetti. 1980’den sonra ilmek ilmek örülen sosyal ve kültürel manipülasyon ülkemizin siyaset sahnesini önemli ölçüde değiştirdi. 2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, o yıldan itibaren uzun süreli bir siyasi egemenlik elde etti. AKP’nin 21 yıllık iktidar döneminde, Cumhuriyet karşıtlığı sadece söylemde kalmadı, kurumsallaştı. Diyanet İşleri Başkanlığının, iktidar ve seçim ittifakı ortaklarının laiklik karşıtlığı, Cumhurbaşkanı’nın korumasında toplumu, sınıfsal temellerinden koparıp kültürel bir illüzyonla benden yana- bana karşı, dindar- dinsiz, millî- gayrı millî, dost- düşman biçiminde tam ortadan bölen bir politikaya dönüştü.   

Eğitim, büyük ölçüde dinselleştirilerek ve dinî referanslı vakıflarla imzalanan hizmet satın alma protokolleriyle bilimsel doğasından koparıldı; karma yapısının ortadan kaldırılmasına dönük talepler kimi oldubittilerle uygulamaya sokuldu. Sınav odaklı eğitim kurgusuyla hem pedagojik süreçleri ezberci bir anlayışla tıkandı hem de bu tıkanma bahane edilerek merkezî sınav hazırlık yayın sektörüne, kurs sistemine, özel okulculuğa meşruiyet kazandırıldı ve pazar kamu okullarına kadar yaygınlaştırılıp eğitim, bütünüyle piyasa kurallarına teslim edildi.

Silahlı biçimde örgütlenmiş bir cemaatin, yıllar süren çabalarıyla devletin eğitim, yargı, ordu gibi en hassas kurumlarının içine sızdı. Bu sızma, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin politika karşısındaki görece tarafsızlığını, ulusal bağımsızlıkçı duruşunu, laik duyarlığını köreltmek için, hem dinî referanslarla politika yapan siyasal örgütlere hem de ulus devletçi duruşundan hazzetmeyen emperyalist ABD’ye büyük bir hediye oldu. Önce önemli generalleri uydurma davalarla tutuklanıp cezaevlerine tıkıldı, sonra söz konusu cemaatin 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle TSK’nin bütün Cumhuriyetçi, bağımsızlıkçı ve laik duyarlıkları kontrol altına alındı.

KAYAN EKSEN

Küresel kapitalizmin yaşadığı derin bunalımdan kaynaklanan Batı merkezli postmodern kültür, bütün dünyayı etkisi altına aldı. Toplumsal sınıfların sosyal ve ekonomik temelini, dolayısıyla bu temelde yaşadıkları eşitsizlikleri örtmek ve bu eşitsizliklerden kaynaklanan üretici sınıfların mücadele potansiyellerini engellemek için toplumu tüm bireylerine kadar etnik, dinsel ve cinsiyet temelinde atomize etti. Bunu yaparken sanatı “bağlamsızlaştırmak” için spekülatif kıta felsefesi ile sorunlara mantık ve dilbilimsel sınırlar içinde yaklaşmakla yetinen analitik felsefenin yazarlarından; bilimi “itibarsızlaştırmak” içinse Heisenberg’in, atomaltı parçacıkların kuantum süreçlerde hız ve yön gibi bazı çiftlerinin aynı anda tam olarak ölçülemeyeceğini ifade eden “belirsizlik” ilkesinden referans almaya yeltendi…

Özetle insanlık, bilimsiz, kültürsüz ve anlamsızlıklarla dolu “yeni” bir Orta Çağ karanlığına gömüldü. Bu, tam bir eksen kaymasıydı! Nereye gideceğimizi görmek ve önlem almak için kısa bir flashback ile buraya nerden geldiğimize bakmakta yarar var: 

İnsanlığın yaşadığı “ilk” Orta Çağ, iki imparatorluğun çöküşü arasında yaklaşık 1000 yıl. 476’da Batı Roma İmparatorluğunun çöküşünden 1453’te Bizans’ın yıkılışına kadar süren bu dönem, her ne kadar coğrafi bölgelere ve zaman dilimlerine bağlı olarak farklılık göstermişse de kültürel, politik ve sosyal yapı bakımından feodalizm ile karakterizedir. Feodalizm, toprak sahipleri (soylular) ile bu toprakları işleyen köylüler (serfler) arasındaki ilişkiye oturur; soylulara bağlı olan köylüler, hizmet ve koruma karşılığında toprak sahipleri için çalışırlardı. Şovalyeler, soylu sınıftan gelen savaşçı aristokratlardı ve cesaret, sadakat, cömertlik ve asalet gibi erdemleri temsil ediyorlardı. 

Hristiyanlık, Avrupa’nın çoğunda baskın bir dindi ve kilise toplumun merkezî bir kurumu olarak önemli bir güce sahipti. Papalık, ruhani ve dünyevi otorite; dini doktrinler, toplumsal düzenin ve hukukun temeli kabul ediliyordu. “Kutsal topraklar”ı geri almak için düzenlenen Haçlı Seferleri, Hristiyan dünyasını bir araya getirdi; bu askerî harekât, Orta Çağ düşüncesini ve kültürünü biçimlendirdi.

Doğayı ve yaşamı açıklamakta dinsel argümanların kullanıldığı bu dönemde eğitim ve bilim adına herhangi bir gelişme yaşanmadı. Tersine bilimsel buluş ve düşüncelerin önüne set çekildi; kilise eğitimi kontrol altına aldı. Batı bu Orta Çağ karanlığına gömülmüşken İslam coğrafyasında, kimi bilimsel gelişmeler yaşandı. Bu coğrafya, İslam Altın Çağı olarak anılan 8. ve 14. yüzyıllar arasında büyük bir bilimsel ve entelektüel faaliyetin merkezi haline geldi. Matematikte Muhammed bin Müslim El-Harezmi, tıp alanında İbn-i Sina, astronomide El-Battani, coğrafya alanında İbn-i Hurdadhbih, İbn-i Battuta ve El-İdrisi gibi İslam bilim adamları birçok icat ve keşifte bulundular. Bilim alanındaki bu kazanımlar sonraki yüzyıllarda Avrupa’ya da aktarıldı.

RÖNESANS VE REFORM

Zamanla şehirler, ticaret merkezleri olarak büyüdü ve zanaatkarlar ve tüccarlar arasında ekonomik faaliyetler arttı. Kentlerde, ticaretin düzenlenmesi ve kalite standartlarının korunması için loncalar kuruldu. Belli bir sermaye birikimi sağlayan bu tür ticari gelişmeler, insanlığın Orta Çağ’ın karanlık ve dini baskının hâkim olduğu atmosferinden kurtulacağı Rönesans’ın doğmasına neden oldu. Sanat, bilim, edebiyat ve felsefe alanlarında büyük bir “yeniden doğuş” ve ilerleme, Batı dünyasını aydınlık bir hayat görüşüne taşıdı.  İnsani değerlere, onun potansiyel ve yeteneklerine, dünyadaki konumu ve rolüne odaklanan Hümanizm, bilgiye ve keşfe olan ilgiyi arttırdı, bireysel yeteneklerin gelişimini teşvik etti. Orta Çağ döneminin dogmatik ve dini baskıcı atmosferine karşı bir tepki olarak özgür düşünce ve eleştirel sorgulama öne çıktı. Öte yandan gözlem ve deneylere dayalı bir yaklaşım benimsenerek bilim ve keşiflerde büyük bir ivmelenme yaşandı. Astronomi, anatomi, fizik ve matematik gibi alanlarda önemli ilerlemeler kaydedildi; dünya merkezli evren modeli terk edilerek güneş merkezli evren modeli benimsendi.

Dinsel dogmaların prangalarından kurtulan insanlığın önü açılmıştı; artık din ve kilise reformları gerçekleşebilirdi ve gerçekleşti. 1517’de Alman rahip ve teolog Martin Luther’in Roma Katolik Kilisesi’ndeki bazı uygulamaları eleştirerek, kilisenin yanlış öğretilerini ve ahlaki çürümesini ortaya koyduğu 95 Tez ile Reform dönemi başladı. Bu, kilisenin otoritesine karşı bir meydan okumaydı ve Hristiyan Kilisesi’nde derin bir dönüşüm sürecini başlattı. Reformasyon düşünceleri, matbaanın icadı sayesinde daha geniş kitlelere ulaştı. Reformistler, Kutsal Kitap’ın anlaşılması için insanların kendi dilini öğrenmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Bu nedenle, Protestan topluluklarda okullar açıldı ve geniş kitlelere eğitim imkânları sunuldu.

VE AYDINLANMA

15. yüzyılda başlayan Rönesans, 16. yüzyılda Reform’la güçlenerek 18. yüzyıla geldiğimizde Avrupa’ya aydınlanma felsefesini getirdi. Bilimsel, rasyonel ve özgürlükçü değerlere dayanan Aydınlanma felsefesiyle tanıştan Batı, akıl ve mantığın insan düşüncesindeki merkezi rolünü, akıl yoluyla gerçeği keşfetmenin, mantıksal düşünce ve bilimsel yöntemlere dayanmanın önemini kavradı.

Din ve ifade özgürlüğü ile adalet kavramlarına dikkat çeken Voltaire (1694-1778); bireylerin doğal hakları, hükümetin meşruiyeti ve toplumsal sözleşmeye işaret eden John Locke (1632-1704); Aydınlanma döneminin merkezi kavramları olan akıl, özgürlük ve ahlak konularında önemli fikirler ortaya koyan Immanuel Kant (1724-1804); doğal insan hakları, toplumsal eşitlik ve demokrasiye vurgu yapan Jean-Jacques Rousseau (1712-1778); bilimsel, felsefi ve toplumsal bilgileri bir araya getirerek aydınlanma düşüncesinin yayılmasına katkıda bulun Denis Diderot (1713-1784); güçler ayrılığı prensibini savunarak siyasi gücün kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlayan Montesquieu (1689-1755); bilginin kaynağını deneyde bulan, dinsel ve metafizik inançları eleştiren David Hume (1711-1776) gibi düşünürler aydınlanma felsefesine katkıda bulundu.

Aydınlanma düşünürleri, insanların doğal haklarının, özgürlüğünün ve eşitliğinin savunucusuydular. Hükümetlerin, toplumun onayı olmadan keyfi olarak bireyleri kontrol etmesine karşı çıktılar. İnsanların düşünce, ifade ve inanç özgürlüğüne sahip olmaları gerektiğini ileri sürdüler. İnsanın evrendeki merkezi konumuna odaklandılar. İnsanların doğuştan gelen değerleri, potansiyelleri ve hakları olduğunu söylediler. Onlara göre insan, kendi kaderini belirleme yeteneğine sahip, bağımsız ve özerk varlıktı.

Aydınlanma felsefesinin temel kavramlarından biri olan “ilerleme”, bilimsel ve teknolojik gelişmeler insan toplumunu daima iyiye ve bir üst düzeye taşımak demekti. Eğitim, bilimsel araştırma ve felsefi düşünceye dayanıyordu, toplumun refahını artıracak ve insanların yaşam kalitesini yükseltecekti. 

Çok kültürlülük, farklı inanç ve düşüncelerin bir arada yaşayabilmesi gerektiği tezine dayanan “hoşgörü” de aydınlanmanın önem verdiği değerlerdendi. İnsanların farklı inançlarına, düşüncelerine ve yaşam tarzlarına saygı gösterilmesi gerekirdi. Devletin dini inançlar karşısında tarafsız ve uzak tavrı, din ile devlet işlerinin ayrılması, seküler bir yaşam biçimi gibi değerler, Aydınlanma döneminin modern demokratik toplumların temelini oluşturan ilkeleriydi. Bu ilkeler insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük gibi kavramların gelişmesine katkıda bulundu.

BURJUVA DEMOKRATİK DEVRİMLERİ

Fransa’da monarşik ve feodal düzenin sona erdiği ve yerine çağdaş bir ulus-devletin temellerinin atıldığı 1789 Devrimi, aydınlanmanın Avrupa’da araladığı böyle bir sosyal ve kültürel kapıdan Fransa’ya girme olanağı buldu. Ülkede saray harcamaları, vergi adaletsizlikleri ve finansal sorunlar, sınıflar arasındaki sosyal eşitsizlikleri artırmıştı. Soyluların, rahiplerin ayrıcalıklı konumlarını doğuran ve sürdürülebilir kılan Feodal yapı, kapitalist gelişmenin, ekonomik büyümenin önünde engel oluşturuyordu. Aydınlanmış ve ekonomik açıdan güçlenmiş burjuvazi, siyasi gücünü artırmak istiyordu. Bu istekle geniş halk kesimlerini de yanına alarak ekonomik, hukuki, siyasal taleplerle monarşiye ve feodal düzene karşı çıktı.

Devrim, Fransa’da mutlak monarşinin yerine cumhuriyetçi bir hükümetin kurulmasını sağladı, Avrupa’nın siyasi ve sosyal yapısında büyük değişikliklere neden oldu. Kapitalist üretim ilişkilerinin önü açıldı, burjuva sınıfı hem ekonomik hem siyasal bakımdan güçlendi. Mutlak monarşi sona erdi, aristokratik ayrıcalıklar kaldırıldı, toplumsal eşitlik düşüncesi gelişti, halkın seçtiği temsilcilerin egemen olduğu bir yönetim biçimi olan Cumhuriyet kuruldu. Birçok Avrupa ülkesinde de etkili olan devrim, hukuk sisteminde köklü değişikliklere yol açtı; İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’yle bireylerin eşitlik, özgürlük, adalet gibi temel hakları kabul edildi. Diğer Avrupa ülkelerinde de devrim örgütlenmeleri, milliyetçilik düşüncesi güçlendi; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve eşitlik gibi kavramlar yayıldı. Kadınların eğitim ve siyasal haklarının kazanılması, ilerletilmesi için mücadele olanakları ortaya çıktı.

VE TÜRKİYE

Fransız Devrimi, dünya çapında benzer devrimleri ve sosyal değişimleri tetikledi. Burjuvazinin güçlenip ulusçuluk düşüncesinin yaygınlaşması ulus devletlerin kurulmasıyla sonuçlanan burjuva demokratik devrimlerine yol açtı. Türkiye de bu dünya pratiklerinden ve aydınlanma kültüründen beslendi. 19. yüzyılın sonlarında Osmanlıda saray çevresinde askeri eğitim kapsamında başlayan Batılılaşma, geçen yüzyılın başında nicelik ve nitelik değiştirerek Cumhuriyet Devrimi ile sonuçlanan bir çağdaşlaşma hareketine dönüştü. Namık Kemaller ile Tevfik Fikretlerin köprüsünden “meşruiyet” arayışları ile geçen Türk Devrimi, aydın ve asker bürokratların, Mustafa Kemallerin önderliğinde örgütlenen halkın verdiği ulusal kurtuluş savaşı sonunda Cumhuriyet’in kurulmasıyla tamamlandı.  

Asıl olarak bir eğitim, kütür ve aydınlanma devrimi olan Cumhuriyet, Osmanlının çağ dışı kalmış yönetsel, hukuksal, siyasal kurumlarında art arda gerçekleştirdiği devrimsel dönüşümlerle kuramsal ve kurumsal çerçevesini oluşturdu. Cumhuriyet önderleri devrimci, laik, millî, devletçi, halkçı ve cumhuriyetçi ilkelerle donatılan kuramsal çerçevede, karma ekonomik bir yapı içinde devlet kapitalizminin gelişmesini ve üretimin güçlendirilmesini teşvik ederek sosyal(ist) laik, çağdaş bir ulus-devlet inşa etme çabasına giriştiler. Öğretimin birleştirilmesinden saltanatın kaldırılmasına, kadın haklarından medeni kanuna, standart ölçme sistemlerinden iktisat kongrelerine kadar bir dizi yeniliklere yöneldiler. 

BATI AYDINLANMASININ SONU

19. yüzyılın Avrupa merkezli kapitalist sistemi, 20. yüzyılda emperyalizme evrilirken burjuvazi, devrim dinamikleriyle birlikte yukarıda saydığımız aydınlanma değerlerini de yitirmeye başladı. Çünkü üçüncü sanayi devrimine yol açan teknolojik gelişmeler, emek maliyetlerinin azalmasına, bu da ücretlerle birlikte piyasadaki talebin düşmesine ve dolayısıyla üretim fazlasına, böylelikle de kapitalizmin bir çıkmazla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Bu durum, kapitalizmi yeni pazarlar aramaya yöneltti, başka bir deyişle emperyalist bir aşamaya geçmesine yol açtı.

Sistemin sürdürülebilirliği, kapitalist çarkın işleyebilmesine, üretim fazlasının kâr getirecek bir yatırıma dönüşebilme koşuluna bağlıydı. Kendi ülkesindeki kaynaklarını tüketen kapitalizm, bu koşulu ancak başka ülkelere sermaye ihraç ederek gerçekleştirebilirdi. Nihayet gelişmiş kapitalist ülkelerin emperyalist burjuvazisi, sömürgelere sermaye ihracına başladı, ezilen ülkelerin ucuz emeğine ve kaynaklarına el koydu. Ezilen dünyadan elde ettiği sömürünün bir kısmını da kendi ülkesinin işçisine sus payı olarak ayırdı.

Geç kapitalizm diyebileceğimiz emperyalizm, küreselleşme, teknolojik ilerleme, finanslaşma ve çok uluslu şirketlerin ekonomik, politik gücünde artış, silahlanma gibi bir dizi faktörün etkisi altında işliyordu. Bu aşamada sanayi kapitalizmi finansal enstrümanları önemli bir güç ve kâr aracına dönüştürerek mali oligarşiyi oluşurdu ve sistem giderek mafyatik bir hâl aldı. Kapitalizmin bu kök değerlerinden koparak dönüşümü hem kendisini gericileştirdi hem de yerel pazarlarda en gerici, en karanlık aktörlerle buluşturdu.

Diğer yandan uluslararasılaşan kapitalizm, dünyayı ezen-ezilen uluslar biçiminde kamplaştırdı. Bu durum iki sonuca yol açtı: Birincisi, toplumsal devrimlerin merkezi gelişmiş kapitalist ülkelerden emperyalizmin zayıf halkaları olan ezilen (pazar) ülkelere taşındı. İkincisi, sosyalist devrimlerin ve toplumsal dönüşümlerin dinamikleri aydınlanmış, bilinçli emekçi halk kitlelerinden ulusun bütününe, antiemperyalist tüm toplumsal kesimlere kaydı.

Sanayi üretiminden uzaklaşan Batı kapitalizmi, ekonomik ve sosyal gelişmedeki üstünlüğünü kaybetmekten başka, finans kapitalle (mali oligarşi) gelir ve servet eşitsizliğinin önemli ölçüde artmasına neden oldu. Sermaye ve kaynaklar, daha az sayıda insanın kontrolü altına girdi ve orta sınıf eridi. Öte yandan Batı, kültürel olarak yukarıda sözünü ettiğimiz postmodernizm krizine tutuldu; bilimden de aydınlanmadan da koptu. Siyasal süreçlerde sorunlar ortaya çıktı; şirketlerin ve zengin bireylerin politik arenada büyük bir etkiye sahip olması, demokratik kurumları ve onların karar alma mekanizmalarını zayıflattı.

Bu ekonomik ve siyasal gelişmeler, düşünsel temelde modernizmin evrensel doğrularının, ilerleme düşüncesinin, tarihsel büyük anlatılarının ve iddialarının sorgulanmasına yol açtı. Modernizmin öne çıkardığı benzerlik, yakınlık, birlik ve ulusal bütünlüklerin karşısında farklılıklar, alt kültürler, etnik kimlikler, cinsel kategoriler vurgu kazandı. Tüketim kültürü, kullan at ekonomisi, sosyal medya araçlarının alt üst ettiği gerçek algısı ve yüzeysellik öne çıktı.

TÜRKİYE’DE KARARMA

Bütün bunların Türkiye’de de yansımaları oldu. Modern ve laik bir toplum ve devlet inşa eden Cumhuriyet aydınlanması, eğitim, hukuk, kadın hakları gibi alanlarda yapılan devrimlerle önemli kazanımlar elde etmişti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülke, çok partili demokratik bir sistemle yönetilmeye başlamıştı. 1950’lerden itibaren Türkiye, Batı’ya kurumsal bağlılıkla emperyalist yardımlar elde etti ve dışa bağımlı ekonomik kalkınma sürecine girdi. Sanayileşme, tarımın modernizasyonu ve altyapı yatırımları gibi politikalarla bağımlı bir ekonomik büyüme sağlandı. Bu dönemde kırsal kesimden kentlere büyük bir göç dalgasının yaşanması, toplumsal yapının önemli değişimlere uğramasına yol açtı. 1950’de nüfusun %75’i köyde, %25’i şehirlerde yaşıyordu. 2018’de nüfus dağılımı, merkez köyleri mahalleleştiren büyükşehir yasasıyla şöyle oldu: Köy nüfusu %7,7, şehir nüfusu %92,3. Bu durumda kırsal toplumsal tarım ekonomisinin yerini kentsel sanayi ekonomisi aldı. (Ersin Kalaycıoğlu, Bilim Akademisi Konferansları-2, 2022-2023)

1980’lerden itibaren de neoliberal politikaların etkisiyle köklü bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm yaşayan Türkiye, Cumhuriyet’in kamu ekonomisini esas alan kazanımlarını kaybetti. Özelleştirme, sınırsız ve sorumsuzca dışa açılma, serbest piyasa politikaları ve küreselleşme gibi faktörler, toplumsal yapının dönüşümünde önemli rol oynadı; özellikle büyük şehirlerde göç, nüfus artışı, kentsel dönüşüm ve sosyal doku değişimi hız kazandı.

Bu değişim ve dönüşümler, Türkiye’nin kamu ekonomisinden başka görece demokratik sistemine de önemli ölçüde zarar verdi. Çok partili sisteme geçişle beklenen demokratikleşme, koruyup gözeten, toprak ağası ile bu yolla hükmedilen yanaşma ilişkisini güçlendirdi. Bu durumda popülist patronaj mekanizmasına (himaye edenin himaye ettiğine hükmettiği sosyal ilişki biçimi) işlerlik kazandırdı. Bu mekanizmanın geri, muhafazakâr ve bağımlı bir kültürel ilişki üretmesi kaçınılmazdı. 

Diğer yandan toplumda ayrışma yaygınlaştı, Kürt-Türk temelinde etnik, Alevi/dinsiz -Sünni/dindar temelinde inançsal kimlik ayrımı ve kültürel fay hatları derinleşti. 2019’da genç nüfusun %97’si Allah’a inandığını söylüyor; 2018’de nüfusun %81,1’i kendini Türk, %18,9’u Kürt olarak tanımlıyordu. Bu durum, etnik ve dini kimliğin büyük bir hegemonya kurduğunu, dilimizi, düşünce sistemimizi, gündeme getirilen konuların içeriğini değiştirdiğini gösteriyordu. Özellikle 2010’dan sonra herhangi bir işte ücret karşılığı çalışmayıp sosyal yardımlarla yaşamını sürdürenlerin ülke nüfusuna oranı %40’ları buluyordu. Buna karşın toplumda büyük bir sınıf atlama duygusu ve muktedir olma arzusu vardı.

En soldan en sağa kadar 10 derecelik bir siyasal tercihler yelpazesinde 1990’da toplumun %22’si kendini solda, %23’ü sağda, %55’i merkezde tanımlarken; 2007’de bu oran sırasıyla %17, %47 ve %36 biçiminde değişmişti. İstihdama katılım ülkemizde erkeler için %63, kadınlar için %28 iken; OECD ortalaması erkeklerde %65, kadınlarda %50’ydi. Bu farkın temel nedeni, kadınlarımızın %75’inin “Evde oturup annelik yapın!” tavsiyesini olumlu bulmasından da anlaşılıyordu ki toplum hızla muhafazakârlaşmaktadır. 

Ne var ki bu muhafazakârlaşma bireycileşmeyi, ahlaki ve etik değerlerden uzaklaşmayı da beraberinde getirmektedir. Zira 2018’de ülkenin sorunları araştırmasında katılımcıların sadece %0,8’i “yolsuzluk” ülkemizin önemli bir sorunudur demekteyken, ayrıca “Yolsuzluk var mı?” diye sorulduğunda “Evet” %60’a yükselmektedir. Bunun anlamı, yolsuzluk var, ama bana dokunmadıkça sorun değildir! (Veriler, yukarıda adı geçen kaynaktan alınmıştır.)

SOSYALİST AYDINLANMA

Bütün bu veriler, toplumumuzdaki çürümenin, özellikle son 20 yılda hangi boyuta geldiğini göstermek için yeterlidir: Yoğun bir muhafazakârlaşma, koyu bir gericileşme, ağır bir bireycileşme, etkin bir ahlak dışılık ve modern bir sultanizm… özetle “yeni” bir Orta Çağ! Yeni bir Orta Çağ’ın çaresi, yeni bir aydınlanmadır kuşkusuz! İnsanlık tarihte 1000 yıl süren “ilk Orta Çağ”ı, Rönesans ve Refrom kazanımlarıyla birleştirdiği “Aydınlanma” ile aştı. Bugün çok daha fazla aydınlanma birikimine ve araçlarına sahibiz. Ama bu kez üreten, devrimci, toplumcu, etik ve demokratik güçlerin önderliğinde bir aydınlanma zorunludur.

Yani sosyalist aydınlanma!

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir