“Güzel aşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi?
Bu bir rıza lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi?”

Doğru yönde yürümek

Bazı insanlar vardır; yaşadıkları çağın gürültüsüne karışmazlar. Yüksek sesle konuşmaz, kendilerini öne itmez, başlarına gelenleri sergilemezler. Ama tam da bu yüzden, arkalarında kalıcı bir iz bırakırlar: Bir “tarz”, bir “ölçü”, bir “ahlak” bırakırlar. Mehmet Bedri Gültekin böyle bir insandı. Onu düşündüğümde aklıma ilk gelen şey bir siyasi liderden çok, devrimciliğin nasıl yaşanacağına dair somut bir cevap oluyor. Bir ömrü, “doğru olanı yapmak ve onda ısrar etmek” fikri etrafında toparlayabilmek… Üstelik bunu gürültüyle değil, sessizlikle; iddiayla değil, düzenle; gösteriyle değil, emekle yapabilmek…

Bedri Abi’nin devrimciliği aceleci değildi. Sonuçlara, kısa vadeli kazanımlara, hızlı sıçramalara yaslanan bir devrimcilik anlayışıyla hiç örtüşmedi. O, hayatın anlamını “başarmakta” değil, doğru olanı yapmayı sürdürmekte bulmuş bir insandı. Bu yüzden ne zaman konuşsa, bir hedeften çok bir yön duygusu bırakırdı geride: Doğru yönde yürümek… Varılacak yere değil, yürüyüşün ahlakına dikkat etmek. Bugün siyasetin giderek bir vitrine, bir gösteriye, bir “ben anlatısı”na dönüştürüldüğü yerde, bu tutum başlı başına bir karşı koyuştur.

Sadelik bir geri çekiliş değil

Bu duruşun kökleri ister istemez dervişane bir dünyaya uzanır. Anadolu tasavvufunda dervişlik, dünyadan kaçmak değil; dünyanın yükünü bilinçle omuzlamaktır. “Az”la yetinmek, bir yoksulluk romantizmi değil; ihtirasa teslim olmama halidir. Yunus Emre’nin yalın diliyle söylersek, insanı büyüten şey biriktirdikleri değil, arındırdıklarıdır. Bedri Abi’nin sadeliği de buydu: Gösterişsiz, basit, kimi zaman fark edilmeden akan bir hayat… Ama bu sadelikte hiçbir zaman gevşeklik yoktu. Tam tersine, son derece disiplinli, düzenli ve inatçı bir çalışma vardı.

Onu tanıyan herkes bilir: Bedri Abi arı gibi çalışırdı. Büyük sözleri sevmezdi; küçük ama sürekli işleri önemserdi. Çünkü mücadelenin asıl yükünün, görünmeyen emeklerde taşındığını bilirdi. Sabır, onun için bir “bekleme” değil, bir “inşa” biçimiydi. Her gün yeniden başlayan, her gün kendini tekrar eden ama tam da bu yüzden birikerek güçlenen bir emek… Bugünün “anlık parlamalar” çağında, bu tür bir süreklilik neredeyse devrimci bir istisna gibi duruyor.

Ahlak olarak devrimcilik

Bu noktada farkında olmadan Baruch Spinoza’nın erdem fikrine yaklaşırdı: Erdem, dışarıdan alkış toplayan bir meziyet değil; insanın kendi doğasına uygun yaşamasıdır. Bedri Abi’nin doğası da buydu işte: Bireysel parlamaya değil, kolektif sürekliliğe yaslanan bir varoluş. Kendini mücadelenin önüne koymamak, “ben”i değil “biz”i büyütmek… Bu nedenle onun varlığı, örgütün içinde eriyen bir varlıktı; ama tam da bu yüzden, örgütü güçlendiren bir varlıktı.

Tasavvufun “nefsini gizlemek” öğretisi, onun hayatında somut bir ölçüydü. Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen “eline, beline, diline sahip ol” sözü, Bedri Abi için bir vecize değil; gündelik bir kılavuzdu: Dili kirletmeyen, gücü hoyratlaştırmayan, siyaseti ahlaktan ayırmayan bir devrimcilik… Onun gözünde siyaset, ahlakın askıya alındığı bir alan değil; ahlakın en zor sınavlardan geçtiği alandı. Bugün “siyaset böyle” diyerek her tür savrulmayı meşrulaştıran anlayışa karşı, Bedri Abi’nin hayatı sessiz bir itiraz gibi duruyor.

Bu çizgi, Bilimsel Sosyalist geleneğin sahici damarlarıyla da uyumludur. Karl Marx’ın işaret ettiği gibi, devrimci dönüşüm bireysel kahramanlıklarla değil, kolektif pratiklerle ve sınıfsal gerçekliğin içindeki örgütlü mücadeleyle mümkündür. Bedri Abi, devrimciliği “kişisel cesaret hikâyesi”ne indirgemedi; tam tersine, kişisel olanı kolektif olana bağlayan bir örgüt ahlakı kurmaya çalıştı. Bunun için zaman zaman görünmez olmayı, geri planda kalmayı, övgüden kaçınmayı bile seçti. Çünkü bazı insanlar bir hareketi “temsil ederek” değil, onu “taşıyarak” büyütür.

Aynı biçimde Antonio Gramsci’nin “aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği” sözü, Bedri Abi’nin siyasal tutumunu tarif eder. Türkiye solunun defalarca yenilgi yaşadığı, umutsuzluğun adeta doğal hale geldiği dönemlerde bile, o sakin ısrarını terk etmedi. Umudu yüksek sesle ilan etmedi; ama iradesini hiç geri çekmedi. Belki de bu yüzden, onun ümitvarlığı bir duygu değil; bir görev bilinciydi.

Tarihsel bir soy: sessizlerin dayanıklılığı

Devrimci tarihte bazı figürler vardır ki, onları büyüten şey parıltıları değil, dayanıklılıklarıdır. Kimi zaman en keskin sözler değil, en uzun soluklu yürüyüşler kalır geride. Rosa Luxemburg’un “özgürlük her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür” diye özetlenebilecek o sıkı ilkeselliği, ya da Nâzım Hikmet’in hapishane yıllarında bile umudu bir “gösteri”ye değil, bir “direnç disiplini”ne dönüştüren çizgisi… Bedri Abi’de de buna benzer bir damar vardı: İlkeyi koruyan, duyguyu terbiye eden, acıyı bir propaganda nesnesine çevirmeyen bir damar. Bugünün hızla tüketilen siyasal heyecanları arasında, böyle bir damar gerçek anlamda öğreticidir.

Acıyı sergilemeden taşımak

Bu ahlaki çizginin belki de en çarpıcı örneği, 12 Eylül’den taşıdığı ama asla sergilemediği işkence hatırasında gizlidir. Tutuklandığında işkenceciler bıyıklarını yolarak ona işkence etmiş, bıyıklarında yer yer kelleşmeler oluşmuştur. Oysa bıyık, onun sevdiği, yakıştırdığı bir simgeydi. Buna rağmen, bir daha hiç bıyık bırakmadı.

Bu, basit bir estetik karar değildi. Yaşadığı işkenceyi görünür kılarak onu bir payeye dönüştürmeyi bilinçli olarak reddetmişti. Acıyı sergilemedi. Mağduriyeti kimliğinin önüne koymadı. İşkence hatırasını dudaklarının üstünde taşımak yerine, onu görünmez kılarak yaşadı. Sessiz, sade ve son derece onurlu bir direnişti bu. Bugün birkaç günlük gözaltıyı büyük devrimcilik nişanı gibi dolaşıma sokan, acıyı vitrinde parlatan bir siyasal iklimde, Bedri Abi’nin bu tavrı insana utançla karışık bir saygı duygusu bırakıyor: Acıyı pazarlamamak, acıyla böbürlenmemek, acıyı terbiye ederek yola devam etmek…

İşte bu yüzden Bedri Abi’nin mirası yalnızca geçmişe dair bir saygı konusu değildir; bugüne dair bir ölçüdür. Sosyalist Cumhuriyet Partisi’nin güncel mücadele hattında ihtiyaç duyduğumuz şey, tam da bu ölçüdür: Popülizmin kısa devrelerine kapılmayan, kişisel parıltıya değil örgütlü sürekliliğe yaslanan, “bedel”i bir paye değil bir sorumluluk olarak taşıyan bir siyasal ahlak… Bağırmadan direnmek, görünmeden ısrar etmek, doğru olanı sessizlikle savunmak.

Bir derviş gibi yaşayıp, bir devrimci gibi ısrar etmek…
Mehmet Bedri Gültekin’in bize bıraktığı miras, tam olarak budur.


 

Sayı 16 Makaleleri

Dergiden (Sayı 16)

Bilim ve Sosyalizm