Türkiye sosyalistlerinin ve düşünce hayatının büyük öncülerinden Yalçın Küçük hocamızı kaybettik. Hoca, Türkiye’de “aydın olma” iddiasının en sert, en sorumlu ve en karakterli temsilcilerindendi.
Ardında önemli bir yöntem, bir aydın tipi ve bir mücadele ahlakı bırakmıştır. 
Kendi ifadesiyle bir “topçu ateşi”ydi bu… Hedef gözetir, sarsar, dağıtır. Geriye yeniden ele alınması gereken bir zemin bırakır. Sistemin surlarını delen, açıklarını, tuzaklarını, iç yüzünü ortaya çıkaran bir vuruştur bu. Gedikleri yamayanlarla mücadele eder.
 Bu anlamda en kapsamlı çalışması Aydın Üzerine Tezler, 12 Eylül’ün neoliberal saldırısı ve yarattığı boşluk içinde, aydını ayağa kaldırmaya dönük bir müdahaledir.
12 Eylül örgütleri dağıtıp, İnsanları hapsetmedi sadece. Esas olarak bir ideolojik kuşatma yarattı. Hoca'nın müdahalesi, tam da bu kuşatmayı yarmaya yönelikti; Aydın Üzerine Tezler, Küfür Romanları, Estetik Hesaplaşma, Bilim ve Edebiyat, Soran Olursa… Hoca'ya göre mesele yalnızca düşünmek veya yazmak değildi. Doğru yerde, doğru biçimde, doğru hedefe nişan alarak düşünmektir. Düşünmek, müdahale etmektir.

TOPÇU ATEŞİ

Hoca'nın üslubu Türkiye düşünce hayatında benzersizdir.
Ele avuca sığmaz. kah sinir bozucudur, kah coşturucudur. Onu okurken insan sürekli bir sarsıntı içindedir. Sonuç cümleleri kurmaz. Her cümlesi yeni bir tartışmanın başlangıcıdır.
Hoca'nın yaptığı işi “topçu atışı”na benzetmesi son derece anlamlıdır. Top bir kez atıldığında geri alınamaz. Geride bıraktığı gedikler, çukurlar ve sarsılmış bir zemindir. Hoca'nın metinleri de okuru aynı kılmaz. Dönüştürür, huzursuz eder, harekete geçmeye zorlar.
Bu yöntem, onun “aydın” kavrayışını da yansıtmaktadır. Ona göre aydın, bilgiyle yetinmeyen, bilgiyi silaha dönüştüren, düşünceyi pratikten ayırmamalıdır, evvela “kafasıyla mücadele eden"dir.
Onun aydını suçluluk duymaz; sorumluluk alır. Halk adına değil, halkla birlikte mücadele eder. Ve en önemlisi, asla konfor alanı aramaz.

12 EYLÜL'ÜN YARATTIĞI BOŞLUK

Aydın Üzerine Tezler, 12 Eylül döneminin ürünüdür.
O dönemde Türkiye solu ve aydınlar fiziken ezilmenin ötesinde, sert bir ideolojik saldırıya maruz kalmıştır. Hoca, bu tabloyu 12 Eylül öncesinde de işaret ediyordu. Ancak 12 Eylül’den sonra tablo katmerlenerek ilerledi.
Darbenin yarattığı boşluk kültürel, ideolojik ve ahlaki bir boşluktu.
Örgüt fikri itibarsızlaştırılıyordu. Siyaset, bireysel “özgürlük” söylemleriyle parçalanıyordu. Özgürlük ise çoğu zaman yüzeysel bir bireycilik, kimlikçilik ve hatta pornografik bir kültürle ikame ediliyordu.
Hoca'nın gördüğü tehdit, aydının bu boşluk içinde kaybolmasıydı. Ona göre aydın, yeni rejimin ya itaatkâr bir hizmetçisi olacak ya da küskün, pasif, sadece söylem düzeyinde muhalif bir figüre dönüşecekti.
İkinci seçenek birincisinden daha tehlikeliydi. Çünkü bu pasif muhalefet aslında mevcut düzenin devamına hizmet ediyordu.
Hoca'nın “aydını sarsma” çabası işte tam bu noktada devreye giriyordu. Ona göre aydın, rahatına düşkün, bedel ödemekten kaçınan, mücadeleyi söylem düzeyinde tutan bir figür olamazdı. Bu “olumsuz aydın” profili, onun topçu ateşinin hedefiydi.

EDEBİYAT DEĞİL SİSTEM ELEŞTİRİSİ

Hoca'nın Sabahattin Ali, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Ahmet Altan gibi isimlere yönelttiği eleştiriler, “edebiyat düşmanlığı” gibi yorumlandı.
Oysa Yalçın Küçük, bu eleştirileri bu figürlerin temsil ettiği ideoloji ve aydın tipi nedeniyle yapmıştı.
Hoca, Sabahattin Ali için “Türkiye’de Dostoyevski tipine en çok yaklaşmış isimdir” der. Ancak temsil ettiği aydın tipini sert biçimde eleştirir. “Sabahattin Ali türünden aydınları sevmiyorum” der.
Neden? Çünkü bu tür aydınlar, yaptıklarının bedelini ödemekten çekinir. Konfor alanı arar. Özünde pratik bir mücadelesi yoktur.
Küçük’ün İçimizdeki Şeytan romanı üzerinden geliştirdiği eleştiri bu bağlamda anlam kazanır. Romandaki aydın tipi iradesiz, kararsız ve sonuçta düzenin bir parçası haline gelir.
Orhan Pamuk eleştirisi daha açıktır. Küçük, Pamuk’u salt bir aydın tipi olarak değil; siyasal konumlanışı, liberal duruşu, emperyalizmle yakınlığı ve Cumhuriyet’e uzaklığı üzerinden ele alır.
Ona göre Pamuk “rantiyeci aydın” dır. Edebi kuvvetiyle değil, siyasal angajmanıyla, Cumhuriyet düşmanlığıyla ve belirli bir şebekenin içindeki konumuyla öne çıkar.
Küfür Romanları’nda bunun politik teşhisini ortaya koyar. Burada mesele romanın dili değil, ideolojik yönelimidir. Küçük’e göre bu ve benzeri belirli bir edebiyat, kasıtlı olarak Cumhuriyet’in kurucu değerlerine küfreder, onları aşağılar, değersizleştirir. “Cumhuriyete karşı küfür romanları” tabirini bu yüzden kullanır.
Bu eleştirileri magazinsel bir boyuta indirgemek, Küçük’ün hedefini gözden kaçırmak içindir. O, bir yazarı magazin malzemesi yapmakla ilgilenmez. İlgilendiği şey, Türkiye’de aydının nasıl bir rant alanı haline geldiğidir. Nasıl olup da belirli bir şebeke içindeki aydınların eleştirilmediği, sorgulanmadığı, aksine ödüllendirildiğidir. Ve bunun altında yatan ideolojik sebeblerdir. 


OLUMSUZ AYDIN
Küçük’ün eleştirilerinin odağında bir “olumsuz aydın” tipolojisi vardır.
Birincisi, bedel ödemekten kaçınır. Mücadele ediyormuş gibi görünür ama asla risk almaz. Söylem düzeyinde radikaldir, pratikte konfor alanını korur.
İkincisi, örgütsüzdür. Örgütlenme fikrine şüpheyle yaklaşır. Bağlanmayı özgürlük kaybı olarak görür. Oysa Küçük’e göre “örgütsüz, partisiz bir güzellik olamaz.”
Üçüncüsü, ütopyası yoktur. Gelecek tasavvuru geliştirmek yerine, güncelin eleştirisiyle yetinir. Oysa “ütopyası olmayan insan güncele mahkûm olur ve çürür.”
Dördüncüsü, kurgusu yoktur. Dünyayı yeniden kurma iddiası taşımaz. Var olanın eleştirisini yapar ama alternatif bir paradigma geliştirmez.
Hoca, “Red yoktur. Kurgu yoktur. Ütopya yoktur” derken tam da bu tipi teşhis eder. Ona göre bu aydın reddetmeyi bilmez. Her şeyi olduğu gibi kabul eder ya da yüzeysel bir eleştiriyle yetinir. Kurgulama yeteneğinden yoksundur; bu yüzden siyasal hedefi bulanıklaşır. Ütopya kurmaz; anlıktır, kapılır gider.

OLUMLU AYDIN
Hoca, olumsuz tipin karşısına “olumlu aydın”ı koyar.
Muziptir. Muziplik ciddiyetin daha derin bir biçimidir. Muzip aydın her şeyi sorgular, hiçbir kutsalı sorgusuz kabul etmez. Hazır cevaplarla yetinmez, sürekli yeni sorular sorar.
Bağlıdır, disiplinlidir. Muziplik başıbozukluk değildir. Bir dava, bir örgüt, bir mücadele geleneği etrafında birleşir. Bu bağlılık ve disiplin, özgürlüğünü kısıtlamaz; aksine ona yön ve anlam kazandırır.
Mücadelecidir. Söylem düzeyinde kalmaz; pratiğe döker. Kelle koltuktadır. Bedel öder, sonuçlarına katlanır.
Küçük’ün aydını aynı zamanda bir ahlak tarifidir. Ona göre aydın olmak, bir meslek icra etmek değildir. Bir yaşama biçimini seçmektir. Konforu reddeder, tehlikeyi göze alır, sürekli sorgulama içinde olur.

Küçük’ün aydın eleştirisi açısından 1980 sonrası kültürel dönüşüme dair teşhisini kavramak gerekir.
Ona göre bu dönem bir askerî darbe olmasının yanısıra bir kültürel yeniden inşa sürecidir.
Üç temel ayağı vardır:
Birincisi, dinselleşme. 12 Eylül rejimi, İslam’ı Soğuk Savaş’ın bir silahı olarak kullandı. Sol muhalefetin karşısına dini bir alternatif yerleştirdi. Bu süreç, AKP döneminde doruk noktasına ulaştı.
İkincisi, bireyselleşme ve örgüt karşıtlığı. 12 Eylül, örgütlü mücadeleyi hedef aldı. Siyaseti bireysel tercihler alanına hapsetmeye çalıştı. “Önce birey özgürleşmeli” söylemi, kolektif mücadeleyi felç etmeye yönelik bir propaganda aracıydı.
Üçüncüsü, kültürün pornografikleşmesi. Küçük’ün üzerinde en çok durduğu konulardan biridir bu. 1980 sonrasında özgürlük, yüzeysel bir cinsellik ve pornografiye indirgendi. Oysa gerçek özgürlük, bireyin kendini ifade etmesinin ötesinde toplumu dönüştürecek kolektif bir iradeyi inşa etmesidir.
Gerçek özgürlük aklın ve iradenin özgürlüğüdür.

ELEŞTİRİLMEK İSTENEN ADAM
Küçük’ün en ilginç özelliklerinden biri, kendi eleştirisini kendisinin yapmasıdır. Hatta eleştirilmemekten yakınır. “Ben kendi eleştirimi de kendim yapıyorum” der. “Eleştiri geleneğinin Türkiye’de olmamasından şikâyetçiyim” diye ekler.
Bu tutum, onun düşünce dünyasının ne kadar diyalektik olduğunu gösterir. Kapalı bir sistem kurmaz. Yazdıkları mutlak doğrular değil; tartışmaya açık tezlerdir. Onları sorgulamak, eleştirmek, aşmak gerekir. Onu anlamak, tam da bunu yapmaktan geçer.
Hoca dogmalarla mücadele eder. Bir düşünür, eğer kendi düşüncesini aşacak bir kurgu geliştirmiyor, bir ütopya kurmuyorsa, sonunda kendi dogmalarının esiri olur, der
Yalçın Küçük, bu esarete düşmemek için sürekli kendini yeniledi. Sürekli kendi tezlerini sorguladı.
Bu yönüyle tam da kendi tarif ettiği “muzip aydın” tipine uyar. Ciddidir ama katı değildir. Bağlıdır ama köle değildir. Mücadelecidir ama fanatik değildir.

TÜRKİYE'DE AYDIN NE YAPMALIDIR
Yalçın Küçük'ün metinleri toplamından çıkan cevap açıktır:
Aydın, konforu reddetmelidir. Güncele teslim olmamalıdır. Ütopya kurmalıdır.
Bugün Türkiye, Küçük’ün teşhis ettiği sorunların çok daha derinleştiği bir noktadadır. Dinselleşme, örgüt karşıtlığı, kültürün sığlaşması, aydının ranta teslim olması… Tüm bu sorunlar, 1980’lerdekinden çok daha belirgindir.
Onun eleştirdiği aydın tipleri hâlâ ortalıkta dolaşmaktadır. Bedel ödemekten kaçınanlar, örgütsüzlüğü marifet sayanlar, ütopyası olmayanlar, kurgu kuramayanlar…
Onun topçu ateşi, bu tipleri hâlâ hedef almaktadır.
Bu topçu ateşine en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde yaşıyoruz. Rahatsız oluyoruz. Onunla buluştuğumuz yer belki de tam olarak bu rahatsızlıktır. Verilmiş cevaplarla yetinmemenin, sürekli sorgulamanın, konfor alanını terk etmenin, bedel ödemeyi göze almanın yarattığı rahatsızlık…

Işıklar içinde yat, Yalçın Hoca.
Devrin daim olacak.