Türkiye’de sağın “boşa düştükçe” değişmeyen bir eğilimi olarak sola ve sosyalizme dönük ahkam kesme ritüelleri bulunmaktadır. Solun “bittiğini”, “kendini yenileyemediğini” ve hatta Türkiye’de “hiç oluşmadığını” iddia etmekle birlikte “acıdıklarından” olsa gerek (!) sola ve sosyalizme dair bilgiçlik taslayacak yayınlar çıkarmayı hiç ihmal etmez, sosyalizmi asla gündemlerinin dışına itmezler.
“Bir Enver seksen Mustafa Kemal eder” sözleriyle bildiğimiz, özellikle harf devrimine karşı Arap harflerinin kullanmaya devam edilmesi gerektiğini savunan Mustafa Çalık’ın çıkardığı ve ölümüne kadar Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Türkiye Günlüğü Dergisi’nin Mart/Nisan 2026 sayısı, bu kapsamdaki güncel yayınlardan birisi olarak geçtiğimiz haftalarda piyasaya sürüldü. “Türk Solu Nerede?!” dosya konusuyla çıkan derginin içinde dünyada ve Türkiye’de ezberleşen anti-sosyalist, anti-komünist ve aynı zamanda, şaşırtıcı olmayacak şekilde, anti-Kemalist birçok argümanın yinelendiğini görebilmek mümkün. Dergi dosyasında yer alan yazıların birçok ortak kesenini bu temel diskur oluşturuyor.
Yazı alanımızın sınırlılıkları, hepsi baştan sona detaylı eleştiriye tabi tutulabilecek içerikleri bulunan dergi dosyasına yönelik kısıtlı bir çerçeve çizmemizi şart koşuyor. Bundan dolayı, Türkiye Günlüğü Dergisi’nin bu sayısındaki temel eleştirilerimi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi Mehmet Ali Kılıçbay hocanın yazısıyla sınırlı tutacağım. Bunun birkaç sebebi var. Ancak en temel sebebi, hocanın yazısının başında da ifade ettiği üzere kendisini “sol duruşu benimseyen” biri olarak takdim etmesi ve eleştirilerini “soldan” yaptığına dair bir iddiayı taşıması oluşturuyor. Hocanın da yazısının son bölümlerinde ifade ettiği şekliyle “Solun ne kadar sol olduğunu tartışmak gereksinimi” en çok Kılıçbay’ın tezleri üzerinden sorgulanmayı hak ediyor. Sosyalizmin bu denli karşısındaki yayın ve politik çevrelerin sunduğu imkanlar içerisinde, ülkemizdeki devrimci ve sosyalist birikime dair bu denli “üst perdeden” sıralanan tezlere sessiz kalmamak da “Kılıçbay’ın konformist entelektüalizmine” karşı Gramscici anlamda kavradığımız aydın[1] sorumluluğunun bir gereğini oluşturuyor.
Liberal Solun Tekerlemeleri Olarak Kılıçbay’ın Tezleri
Türkiye’de ister entelektüel ister aydın olarak tarif edilsin, fikir ve bilgi sahibi kimseler üzerinden kanaat önderleri yaratılması ve bu kimselerin kutsanması bilinen bir olgudur. “Fazla bilmek” aydın veya entelektüel olmanın yeter şartı olarak sunulur. Toplumun yaşadığı haksızlıklara karşı politik bir tavır takınmak ve mücadele içerisine girmek günümüzde “aktivizm” şeklinde tanımlanarak marjinalleştirilir veya entelektüel olmaktan yalıtık kılınır. Oysa ne Edward Said’in ne Antonio Gramsci’nin ne de Julien Benda’nın tanımlamalarında böylesi bir konformist entelektüel tiplemesi vardır. Aksine, Benda, eserine de ismini verdiği haliyle bu tutumu “aydın ihaneti” olarak damgalar, Said, İsrail’e attığı taşlarla gösterir, Gramsci ise faşizmin hapishanelerinde geçen yaşamıyla öğretir.
Yakın zamanda aramızdan ayrılan Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın ardından ortaya konulan “aydın”, “entelektüel”, “kanaat önderi” gibi yakıştırmalar, toplumdaki “aydın” algısının nasıl anlamlandırıldığına dair tipik bir örnek sunar. Türkiye’nin çok kritik süreçlerden geçtiği dönemlerde mevcut düzen veya iktidarı hedef almaktan ziyade toplumun kimi kesimlerini cahillikle suçlayan ve suçladığı ölçüde sempati toplayan Ortaylı, Toktamış Ateş ve Eser Karakaş ile beraber derledikleri “Barış Köprüleri: Türk Okulları” isimli kitabında Fethullah Gülen ve cemaatine methiyeler düzmekten geri kalmamıştır. Türkiye Günlüğü Dergisi’nin kurucusu Mustafa Çalık, Tanıl Bora ve Kemal Can tarafından hazırlanan “Devlet ve Kuzgun 1990’lardan 2000’lere MHP” başlıklı kitabın “Yeni-Pantürkizm: Hayaller ve Gerçekler” başlıklı dokuzuncu bölümünün altı numaralı dipnotunda ifade edildiği üzere MHP’nin çıkardığı Kurultay Dergisi’nin 28.06.1999 tarihli sayısında Fethullah Gülen için “İsmail Gaspıralı’dan beri Türk Milletinin yetiştirdiği en sahih Türkçü ve Turancı” ifadelerini kullanmıştır. Diğer taraftan, İlber Ortaylı’nın derleyenleri arasında bulunduğu “Barış Köprüleri: Türk Okulları” kitabında yazısı bulunan isimlerden biri de Mehmet Ali Kılıçbay hocadır. Kılıçbay, “Fethullah Gülen Okulları” başlıklı yazısında; Gülen okullarının “ahlak değerleri ile bilimsel bilgiyi birleştiren bir insan tipi yaratmaya çalıştığını ve Türkçeyi bir dünya dili haline getirmeyi amaçladığını vurgulayarak Gülen’in faaliyetlerini övmektedir. Kılıçbay’ın “entelektüalizmi” buralarda ve Türkçeyi katleden Foucault çevrilerinde açığa çıkar.
FETÖ övgülerinin temel kalkış noktası sosyalizme ve ülkemizin aydınlanma devrimi olarak anlam kazanan Kemalizme saldırmaktan geçmektedir. Kılıçbay, Türkiye Günlüğü’nün son sayısında Türk solu eleştirisini yine bu saldırı üzerinden kurmaktadır. Hocanın yazısındaki tezleri şu şekilde özetleyebilmek mümkündür:
Kılıçbay Tezlerinin Eleştirisi
Bütünsel olarak bakıldığında Kılıçbay’ın ortaya koyduğu argümanlar, ülkemizde “liberal sol” veya “yetmez ama evet” çizgisindeki İkinci Cumhuriyetçi anlayışın temel amentülerini oluşturmaktadır. Nitekim, Kılıçbay’ın o dönem Habertürk Gazetesindeki yazıları incelendiğinde 2010 Referandumunu “yetmez ama evet” çizgisinde besleyecek yazılar kaleme aldığı karşımıza çıkmaktadır.
Cumhuriyet devriminin üzerinde tepinildiği ve laikliğin ağır saldırılar altında kaldığı bir dönemde solun laiklik ve Cumhuriyet mücadelesinin dışına atılmaya çalışılması, emekçi sınıfların hava ve su kadar ihtiyacı olan temel aydınlanma değerlerinden mahrum kalmasına yol açmak dışında bir sonuca hizmet etmemektedir. Laiklik, ifade özgürlüğü, aydınlanma ve Cumhuriyet gibi kazanımlar, burjuvazinin iktidarı ele geçirdikten sonra emekçi sınıflar üzerinde tesis etmeye çalıştığı tahakküm ilişkileri içerisinde anlamlanmanın ötesinde emekçiler tarafından gerçek bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi içerisinde yeniden anlamlandırılır ve maddi bir mücadele zemini bulur. Nitekim, Kılıçbay hocanın çok iyi bildiği üzere, Fransız Devrimi sonrası Eşitler Cumhuriyeti Hareketinin önemli isimlerinden Babeuf, Marx’ın “komünizmi ilk kez teoriden pratiğe geçiren kişi” olarak överek andığı bir isim olmasının yanı sıra kiliseye karşı laiklik savunusunu ön plana çıkaran ve Cumhuriyetçiliğin sosyalist açılımını ortaya koyan önemli bir liderdir. Babeuf’un sosyalist cumhuriyetçiliği, yirminci yüzyılda İspanya’daki iç savaş sırasında cumhuriyetçilerin Franco faşizmine karşı verdikleri mücadeleyle de devamlılık arz etmektedir. Tarihe, insanlığın birikimsel bir mücadeleler toplamı olarak baktığımızda, ilerici, aydınlanmacı ve insanlığın eşitlik mücadelesine katkı sunan tüm demokratik-devrimci atılımların işçi sınıfının sosyalizm mücadelesindeki temel kalkış noktalarını oluşturduğu görülecektir. Marx’ın ve Lenin’in 1789 Devrimine ve onun öncüleri Robespierre ve Babeuf’e bakışları veya Castro’nun Jose Marti’ye, Chavez’in Simon Bolivar’a veya Mao’nun Sun Yat-Sen’e verdikleri önem bu anlamda tutarlı bir benzerlik göstermektedir. Türkiye’nin sosyalistlerinin de bu topraklardaki en büyük aydınlanma ve bağımsızlık devrimini gerçekleştirmiş olan Kemalist Devrimin kazanımlarına ve bu devrimi gerçekleştiren devrimci önderlere bakışı aynı saygı ve sevgi çerçevesinde anlam kazanmaktadır. Bu “içererek aşma” veya “sahiplenerek eleştirme” perspektifi sosyalistleri “milliyetçi, darbeci, askerci, sağcı vb.” yapmadığı gibi esas Cumhuriyet birikimine yaslanmadan sola ahkam kesenleri sermaye sınıfının Siyasal İslam ile gerçekleştirdiği ittifakın “entelektüel” sözcüleri konumuna getirmektedir.
Kılıçbay’ın Fethullah Gülen övgüleri, 2010 Referandumundaki yetmez ama evet çizgisi ve günümüzde sosyalistlerin ve cumhuriyetçilerin karşı-devrim sürecine karşı ortak mücadele programlarını eleştiren tezleri, kendisi açısından tutarlı gözükmektedir. Sol içi bir polemik olarak hiç değil, doğrudan liberal bir çevrenin karşı-devrim cephesinden sola ve sosyalist cumhuriyetçilere ahkam kesmeye çalışan bir tekerlemesi olarak okuduğumuz bu isimler ve yazıları, ideolojik mücadelemizin küçük bir parçası olarak anlam kazanabilir, daha fazlası için değil.
[1] Buradaki aydın vurgusunu tam da Kılıçbay’ın yazısında entelektüelin karşısında konumlandırdığı “ideolojinin neferi” olarak aydın tanımına gönderme yaparak kullanıyorum (Kılıçbay, 2026: 16).
Gürkan Koç